Thursday, July 30, 2009
Allah Belanızı Versin Ama Be!
Galatasaray maçı için evde kalayım dedim bugün. D-smart veriyormuş. Takımlarımızın Avrupa maçlarını bile izleyemiyoruz artık. Paragöz ibneler! Ayıptır be!
Temmuz
Şu an yazmak istiyorum. Ama yazmaya kalktığım her şeyin sikko sümbül, duygusal, depresif ve hiç de ilginç olmayan içerikleri var. Sorunlu kız blog'una dönecek yani içimden geçenleri yazmaya kalksam. Komik şeyler yazmayı daha çok seviyorum oysaki. Zaten bu devirde herkes çok acayip bi' bunalımlar, sorunsallar içinde. Devrik devrik cümlelerle hayata karşı umutsuzluklarını, hayalkırıklıklarını anlatıp duruyorlar. Gerçi eyvallah, yazsınlar yani bana giren çıkan bir şey yok da.. Ben yazmayayım o zaman değil mi?
Bu ne a.k. şimdi yauv?! Simpsons başlasa da tertemiz olsa kafam. Yazmak için yazıyorum resmen..
Bu ne a.k. şimdi yauv?! Simpsons başlasa da tertemiz olsa kafam. Yazmak için yazıyorum resmen..
Tuesday, July 28, 2009
Tercih!
1. İst. Üni.-Radyo, Sinema ve TV
2. Marmara Üni.-Radyo, Sinema ve TV
3. Ege Üni.-Radyo, Sinema ve TV
4. Marmara Üni.-Radyo, Sinema ve TV (İ.Ö)
5. İst. Üni.-Gazetecilik
6. Marmara Üni.-Gazetecilik (İ.Ö)
Bir şehir değişikliği mi yaşayacağım yoksa..
2. Marmara Üni.-Radyo, Sinema ve TV
3. Ege Üni.-Radyo, Sinema ve TV
4. Marmara Üni.-Radyo, Sinema ve TV (İ.Ö)
5. İst. Üni.-Gazetecilik
6. Marmara Üni.-Gazetecilik (İ.Ö)
Bir şehir değişikliği mi yaşayacağım yoksa..
Thursday, July 23, 2009
Depresyona Girin Lan!
Şöyle bir post atmıştım zamanında. Gerek yorum bazında olsun, gerek msn'den olsun çok soran oldu o post'tan sonra: "Diğer iki şarkı hangisi?" diye. Gene aynı cevabı veriyorum: Bilmiyorum; ama adaylardan biri pekala bu olabilir:
Sunday, July 19, 2009
Pembe Çoraplı, Gün Işığı Aşığı, Kendini Bir Şey Sanan Temizlikçi
Annemin, yılın altı ayı İzmir'de ikamet etmesi nedeniyle evimizi oldukça dağıttığımız ve pislettiğimiz oluyor zaman zaman. E mecbur temizlikçi çağırıyoruz biz de iki haftada bir falan.
Şu ana kadarki en iyi temizlikçimiz, tartışmasız Saniye Abla'dır. Kadıncağız tek başına bizim bütün dağınıklığımızı toparlar, pisliğimizi temizler, üstüne çamaşırlarımızı halledip giderdi. Yastık kılıflarımız bile değişirdi valla. Annemin inceden hatunu kıskandığını bile düşünürdüm. (Tabi bunda babamın puştluk yapıp: "Saniye de ne güzel yapıyor evi yauv!" diye gezmesi de etkili olmuş olabilir.)
Saniye Abla bir hastalık geçirdi sonra. Ameliyat oldu falan ve yaklaşık bir yıldır temizliğe gitmiyormuş. Bu yaz sonu belki dönecekmiş sahalara. Üzüldük, kahrolduk ve geçmiş olsun dileklerimizi iletip yeni bir temizlikçi aramaya başladık. Önce Saniye Abla'nın bir yakını geliyordu; ama bizim dağınıklığımız da kadına ağır geliyordu. Annemin yardımıyla düzgün toparlayabiliyordu evi. Onunla da yollarımızı ayırdıktan sonra tekrardan transfere yöneldik ve gözlemcimizi bize yeni bir temizlikçi bulması konusunda görevlendirdik. (Gözlemci: A-leaf, ablam olur.)
Sonunda ablamın çalıştığı şirketin sahibinin annesinin temizlikçisiyle günde bilmem kaç paraya anlaştık. (Parayı görgüsüzlük olmasın diye söylemiyorum tabi ki.) İşlerin yolunda gitmeyeceğini ben açıkçası anlamıştım. Çünkü annemin olmadığı, ablamın ve babamın erkenden işe gittiği evi temizlikçiye ben öğretmek durumundaydım. Bu da her şeyden önce erken kalkmayı gerektiriyordu ve lanet olsundu! Neyseki ablam temizlikçiye, kendi işe gitmeden biraz önce gelmesini tembihlemiş ki evi kendisi gösterebilsin. Kafası çalışıyor arada Allah için. Gerçi benim ablamın bu kararından haberim olmadığından, sabah 5'te Dexter izledikten sonra "Zaten sabah kadını karşılamam lazım; en iyisi hiç uyumayayım." şeklinde, uyku düzeni bozukluğumun pekişmesine neden olan bir karar vermem çok saçma oldu, hoş olmadı, güzel durmadı.
Cuma sabahı kapı çaldı. Ben sabahlamış vaziyetteyim, ablam işe gitmek için hazır. Mal gibiyiz anlayacağınız. Ve yeni transferimiz kapıda görüktü.
Görükmez olaydı.
Tabi önce hiçbir şey anlamadık bu gözlüklü, genel temizlikçi yaş profiline göre genç kaçan ablamızdan. Meğer bizi bir felaket bekliyormuş! Önce hızlıca kendini tanıttı. Sonra içeri geçip, sabah sabah nasıl arayıp da bulduğunu anlayamadığım enerjisiyle: "Ben kahvaltı getirdim, iki tane poğaça var! Bi' de perdeleri açabiliyor muyuz?" şeklinde coşkulu coşkulu konuşmaya başladı. Coşkusu biraz yatışınca ablam kadına evi göstermeye koyuldu: "Burası salon, önce burdan başlarsınız zaten. Süpürge şurda, temizlik malzemelerimiz burda duruyor." Bu arada kadın her girdiği odaya bakıp iki cümle söylüyordu: "Aaaa, çok fena burası!" ve "Perdeleri açabilir miyiz?"di söylediği cümleler. Benim odamda hayalkırıklığına uğradı tabi; çünkü benim perdelerim açılınca içeri vampirimsi bir mavilik doluyor ve aksine manzara ay değil, apartman boşluğu vaad ediyordu.
A-leaf gitmeden önce son bir iki ayrıntıya değindi. Ben de annemin daha önce uyardığı bir şeyi söyledim. "Ayrıca ben 3-4'ten önce kalkmam." dedim. "E odanız n'olcak?" dedi. "Ya siktir et odamı kadın!" diyecektim de, demedim. "Önemli değil, benim odam bi' süpürülse, bir de tozu alınsa yeter." dedim ve yatmaya gittim. Yatmaya gitmeden önce şu korkunç cümleyi duydum ama ablamdan: "Gerekirse bana telefon edersiniz ya da Can'ı uyandırırsınız zaten." LAN! Neyseki korktuğum başıma gelmedi.
Yattım, uyudum ve 4'te uyandım.. Kadın hala gitmemişti. Evimizin ne kadar kirli ve dağınık olduğunu defalarca yüzümüze vurmuştu zaten; ama işinin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemiştim açıkçası. Diyaloğa girmemek için biraz daha uyumaya çalıştım. En fazla 5'e kadar oyalanabildim. Artık yatakta durmak istemediğimi fark ettim. Mecbur çıktım odadan. Şöyle etrafa bir göz gezdirdim. Koridor temiz; ama hala dağınık gözüküyordu. Sokak kapısının önünde içinde çöplerimizin durduğu çöp kutuları duruyordu. Garipsedim. Salona geçtim, daha iyi gibiydi. Gene de masada göze çarpan bir dağınıklık söz konusuydu. Mutfağa baktığımda tezgahın da pek toplanmadığını, ayrıca masanın üstündeki küllükten kadının da sigara içtiğini fark ettim. Hoşuma gitmemişti bu ayrıntılar. Ama sonuçta evin oğluydum ben. Ne anlardım ki a.k. temizlikten? Annem olduğunda da ev bi' dağınık gözükürdü gözüme, sonra annem iki üç şeyi kaldırırdı, gayet düzgün görünürdü ortam.
Sonra ne oldu pek hatırlamıyorum açıkçası. Çünkü yeni uyanmıştım ve kadın benden yardım istiyordu. "Süpürgeyi yerine götürür müsün, benim 6'da otobüsüm var da. Saatte bir geliyor biliyor musun?" falan dedi. "Tabi." dedim, kaldırdım süpürgeyi kadın odamı süpürdükten sonra. Masamı temizlerkenki "Oy oy oy, bütün Can'lar böyle mi acaba?" şeklinde protestolarını da "Ehehe!" diye gülerek geçiştirdim annem beni kibar ve insanların ayılıklarına tahammül edecek bir çocuk olarak yetiştirdiğinden. Bu sırada ablamın odasına bir göz gezdirdim. Yatağının üstünde katlanmamış, hatta çamaşır makinesinin sıçtığı bok yığını gibi görünen temiz çamaşırları gördüm. İçeri gittim, kadın çarşafımı ve pikemi kaldırıyordu. "Yatağa gerek yoktu ya.." dedim otobüsünü düşünerek. Kadın bunu o kadar ciddiye aldı ki, gittiğinde yatağım eskisinden daha dağınık gözüküyordu. Ben hala olayın ciddiyetini anlamamışken, kadın gitti, ablam geldi. Ve onun tespitleriyle olayın vehameti kafamda iyice netleşti.
"Yahu bu salonun masasının hali ne?! Bulaşık makinesini boşaltmamış, kendi yediği içtiği şeyi bile tezgahın üstünde bırakmış! Çöpleri çıkarmamış, tuvaletin çöpleri niye koridorda duruyor?! E banyoda koca yığın çamaşır duruyor?! Eyvallah yerleri falan silmiş de, niye hiçbir yeri toplamamış adam gibi?" Böyle diyordu ablam. Bu sefer yanılmamışım meğersem. Ev cidden dağınık kalmış. En çok takıldığımız iki şey şu oldu ama: 1. Çöpleri koridora çıkarması. 2. Yatağımın dağınıklığını toparlayacağım diye yatağı daha da çok dağıtıp "Sen sonra düzlersin bunu." diyip gitmiş olması.
Başta anlamıştım ama kadının manyak olduğunu. İnsan ilk defa temizliğe geldiği evde o kadar coşkulu olup, pembe çoraplarıyla manken gibi yürümeye kasmaz ki. Zaten manikür pedikür dersi alıyormuş, temizlik işini bırakacakmış. İyi bir kariyer hamlesi kendi açısından; zira temizlik olayını pek beceremiyor. Olan bizim paraya ve sinirlerimize oldu tabi. Hadi para insanın elinin kiri (Teyze style!) ama insanın cidden siniri bozuluyor be kardeşim. Tavırlı manyak karı! Siktir git lan! Siktir! ("Siktir"ler hızlı ve "s"leri vurgulu şekilde söylenir. Söylensin. Söyleyin..) Ev hala dağınık be!

Böyle bi' şey olsa canımı yesin. Yakından uzaktan alakası da yok ki..
Şu ana kadarki en iyi temizlikçimiz, tartışmasız Saniye Abla'dır. Kadıncağız tek başına bizim bütün dağınıklığımızı toparlar, pisliğimizi temizler, üstüne çamaşırlarımızı halledip giderdi. Yastık kılıflarımız bile değişirdi valla. Annemin inceden hatunu kıskandığını bile düşünürdüm. (Tabi bunda babamın puştluk yapıp: "Saniye de ne güzel yapıyor evi yauv!" diye gezmesi de etkili olmuş olabilir.)
Saniye Abla bir hastalık geçirdi sonra. Ameliyat oldu falan ve yaklaşık bir yıldır temizliğe gitmiyormuş. Bu yaz sonu belki dönecekmiş sahalara. Üzüldük, kahrolduk ve geçmiş olsun dileklerimizi iletip yeni bir temizlikçi aramaya başladık. Önce Saniye Abla'nın bir yakını geliyordu; ama bizim dağınıklığımız da kadına ağır geliyordu. Annemin yardımıyla düzgün toparlayabiliyordu evi. Onunla da yollarımızı ayırdıktan sonra tekrardan transfere yöneldik ve gözlemcimizi bize yeni bir temizlikçi bulması konusunda görevlendirdik. (Gözlemci: A-leaf, ablam olur.)
Sonunda ablamın çalıştığı şirketin sahibinin annesinin temizlikçisiyle günde bilmem kaç paraya anlaştık. (Parayı görgüsüzlük olmasın diye söylemiyorum tabi ki.) İşlerin yolunda gitmeyeceğini ben açıkçası anlamıştım. Çünkü annemin olmadığı, ablamın ve babamın erkenden işe gittiği evi temizlikçiye ben öğretmek durumundaydım. Bu da her şeyden önce erken kalkmayı gerektiriyordu ve lanet olsundu! Neyseki ablam temizlikçiye, kendi işe gitmeden biraz önce gelmesini tembihlemiş ki evi kendisi gösterebilsin. Kafası çalışıyor arada Allah için. Gerçi benim ablamın bu kararından haberim olmadığından, sabah 5'te Dexter izledikten sonra "Zaten sabah kadını karşılamam lazım; en iyisi hiç uyumayayım." şeklinde, uyku düzeni bozukluğumun pekişmesine neden olan bir karar vermem çok saçma oldu, hoş olmadı, güzel durmadı.
Cuma sabahı kapı çaldı. Ben sabahlamış vaziyetteyim, ablam işe gitmek için hazır. Mal gibiyiz anlayacağınız. Ve yeni transferimiz kapıda görüktü.
Görükmez olaydı.
Tabi önce hiçbir şey anlamadık bu gözlüklü, genel temizlikçi yaş profiline göre genç kaçan ablamızdan. Meğer bizi bir felaket bekliyormuş! Önce hızlıca kendini tanıttı. Sonra içeri geçip, sabah sabah nasıl arayıp da bulduğunu anlayamadığım enerjisiyle: "Ben kahvaltı getirdim, iki tane poğaça var! Bi' de perdeleri açabiliyor muyuz?" şeklinde coşkulu coşkulu konuşmaya başladı. Coşkusu biraz yatışınca ablam kadına evi göstermeye koyuldu: "Burası salon, önce burdan başlarsınız zaten. Süpürge şurda, temizlik malzemelerimiz burda duruyor." Bu arada kadın her girdiği odaya bakıp iki cümle söylüyordu: "Aaaa, çok fena burası!" ve "Perdeleri açabilir miyiz?"di söylediği cümleler. Benim odamda hayalkırıklığına uğradı tabi; çünkü benim perdelerim açılınca içeri vampirimsi bir mavilik doluyor ve aksine manzara ay değil, apartman boşluğu vaad ediyordu.
A-leaf gitmeden önce son bir iki ayrıntıya değindi. Ben de annemin daha önce uyardığı bir şeyi söyledim. "Ayrıca ben 3-4'ten önce kalkmam." dedim. "E odanız n'olcak?" dedi. "Ya siktir et odamı kadın!" diyecektim de, demedim. "Önemli değil, benim odam bi' süpürülse, bir de tozu alınsa yeter." dedim ve yatmaya gittim. Yatmaya gitmeden önce şu korkunç cümleyi duydum ama ablamdan: "Gerekirse bana telefon edersiniz ya da Can'ı uyandırırsınız zaten." LAN! Neyseki korktuğum başıma gelmedi.
Yattım, uyudum ve 4'te uyandım.. Kadın hala gitmemişti. Evimizin ne kadar kirli ve dağınık olduğunu defalarca yüzümüze vurmuştu zaten; ama işinin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemiştim açıkçası. Diyaloğa girmemek için biraz daha uyumaya çalıştım. En fazla 5'e kadar oyalanabildim. Artık yatakta durmak istemediğimi fark ettim. Mecbur çıktım odadan. Şöyle etrafa bir göz gezdirdim. Koridor temiz; ama hala dağınık gözüküyordu. Sokak kapısının önünde içinde çöplerimizin durduğu çöp kutuları duruyordu. Garipsedim. Salona geçtim, daha iyi gibiydi. Gene de masada göze çarpan bir dağınıklık söz konusuydu. Mutfağa baktığımda tezgahın da pek toplanmadığını, ayrıca masanın üstündeki küllükten kadının da sigara içtiğini fark ettim. Hoşuma gitmemişti bu ayrıntılar. Ama sonuçta evin oğluydum ben. Ne anlardım ki a.k. temizlikten? Annem olduğunda da ev bi' dağınık gözükürdü gözüme, sonra annem iki üç şeyi kaldırırdı, gayet düzgün görünürdü ortam.
Sonra ne oldu pek hatırlamıyorum açıkçası. Çünkü yeni uyanmıştım ve kadın benden yardım istiyordu. "Süpürgeyi yerine götürür müsün, benim 6'da otobüsüm var da. Saatte bir geliyor biliyor musun?" falan dedi. "Tabi." dedim, kaldırdım süpürgeyi kadın odamı süpürdükten sonra. Masamı temizlerkenki "Oy oy oy, bütün Can'lar böyle mi acaba?" şeklinde protestolarını da "Ehehe!" diye gülerek geçiştirdim annem beni kibar ve insanların ayılıklarına tahammül edecek bir çocuk olarak yetiştirdiğinden. Bu sırada ablamın odasına bir göz gezdirdim. Yatağının üstünde katlanmamış, hatta çamaşır makinesinin sıçtığı bok yığını gibi görünen temiz çamaşırları gördüm. İçeri gittim, kadın çarşafımı ve pikemi kaldırıyordu. "Yatağa gerek yoktu ya.." dedim otobüsünü düşünerek. Kadın bunu o kadar ciddiye aldı ki, gittiğinde yatağım eskisinden daha dağınık gözüküyordu. Ben hala olayın ciddiyetini anlamamışken, kadın gitti, ablam geldi. Ve onun tespitleriyle olayın vehameti kafamda iyice netleşti.
"Yahu bu salonun masasının hali ne?! Bulaşık makinesini boşaltmamış, kendi yediği içtiği şeyi bile tezgahın üstünde bırakmış! Çöpleri çıkarmamış, tuvaletin çöpleri niye koridorda duruyor?! E banyoda koca yığın çamaşır duruyor?! Eyvallah yerleri falan silmiş de, niye hiçbir yeri toplamamış adam gibi?" Böyle diyordu ablam. Bu sefer yanılmamışım meğersem. Ev cidden dağınık kalmış. En çok takıldığımız iki şey şu oldu ama: 1. Çöpleri koridora çıkarması. 2. Yatağımın dağınıklığını toparlayacağım diye yatağı daha da çok dağıtıp "Sen sonra düzlersin bunu." diyip gitmiş olması.
Başta anlamıştım ama kadının manyak olduğunu. İnsan ilk defa temizliğe geldiği evde o kadar coşkulu olup, pembe çoraplarıyla manken gibi yürümeye kasmaz ki. Zaten manikür pedikür dersi alıyormuş, temizlik işini bırakacakmış. İyi bir kariyer hamlesi kendi açısından; zira temizlik olayını pek beceremiyor. Olan bizim paraya ve sinirlerimize oldu tabi. Hadi para insanın elinin kiri (Teyze style!) ama insanın cidden siniri bozuluyor be kardeşim. Tavırlı manyak karı! Siktir git lan! Siktir! ("Siktir"ler hızlı ve "s"leri vurgulu şekilde söylenir. Söylensin. Söyleyin..) Ev hala dağınık be!

Böyle bi' şey olsa canımı yesin. Yakından uzaktan alakası da yok ki..
Sunday, July 12, 2009
Gene Yırttım!
ÖSS sonuçları açıklandı bugün. Sabah babam kesin merak eder, açar bakar diye cüzdanımı saklamıştım. Ablam merak etmiş tam tersi. Peder uyandırdı 11.30'da: "Cüzdanın nerde? Ablan soruyor, ÖSS'ne bakacakmış." diye. Dedim: "Niye uyandırıyorsunuz beni?!"
Sonra ablam aradı: "Ben baktım dayanamayıp, Marmara falan tutuyor galiba." dedi. Girdim baktım, bir aksilik olmazsa ikinci öğretim de olsa Marmara Radyo-TV-Sinema'yı tutturuyorum galiba.
Ama tek bir şey biliyorum: Gene yırttım hacı. Pek çalışmamıştım, her şey bu seneye bağlıydı gerçekten benim için ve yırttım. :)
Sonra ablam aradı: "Ben baktım dayanamayıp, Marmara falan tutuyor galiba." dedi. Girdim baktım, bir aksilik olmazsa ikinci öğretim de olsa Marmara Radyo-TV-Sinema'yı tutturuyorum galiba.
Ama tek bir şey biliyorum: Gene yırttım hacı. Pek çalışmamıştım, her şey bu seneye bağlıydı gerçekten benim için ve yırttım. :)
Thursday, July 9, 2009
Biri Bana Meyve Soymayı Öğretsin!
Küçüklüğümden beri ev işlerine pek yatkın olamadım. Özellikle bıçak, tornavida, çekiç falan gerektiren ev işlerine. Ve başlıktan da anlaşılacağı üzere bırakın menteşesi sökük kapı tamir etmeyi, meyve bile soymayı beceremiyorum pek şukela gülümsemeleri olan blog okuyucuları. (Baktım yazmaya yazmaya -hatta okumaya okumaya- küstürmüşüz blog ahalisini, biraz gönüllerini alalım.)
Şimdi diyeceksiniz ki meyve soymakla kapı tamir etmenin ne alakası var?

Aslında burda anlatmak istediğim biraz şöyle bir şey: Hani küçükken, yemekleri de anneler yapar, ampulleri de babalar değiştirir, çöpü de büyükler çıkarır falan ya.. Meyve soymak ve kapı tamir etmek de aynı bunlara benziyor. Siz büyürken yapamayacağınız, yapsanız da sıçıp batıracağınız işler bunlar akabinde. He büyüme sürecinde, anneler babalar öğretir tabi bu tarz şeyleri ucundan ucundan. Çocuklar da pek meraklıdır ya büyüklere özgü ufak tefek işleri denemeye ve öğrenmeye: "Anne! Makarnayı nasıl yapıyorsun?", "Baba! Nasıl öyle sesli ve kokulu osuruyorsun?"
İşte ben bu noktada sektirmişim biraz..
Zira ne "Meyve soymak nasıl bir şey?" diye sorduğumu hatırlıyorum, ne de "Ampul nasıl değiştirilir?" diye merak ettiğimi. Ampulü öğrendik çok şükür; ama meyve olayını hala çözememişim.
Geçenlerde yengemle (Fool-ya) muhabbet ederken msn üzerinden, canım meyve çekti. Pek aram yoktur; anca elma, muz, mandalina, biraz kiraz, pudra şekeriyle çilek, şeftali ve erik severim. Allah aşkına bakar mısınız şuna gözleri parıl parıl parıldayan okuyucular! En sevdiğim meyve erik benim, en zahmetsizi de o! Yani resmen tembelliğim damak zevkime yansımış, adeta karakterimi, beğenilerimi etkilemiş! Böyle şey olur mu yahu!
Konuya dönelim diye yazıya akıcılığını tekrar kazandırmak istemiyorum; ama oldu bir kere, o zaman konuya dönelim:
Yengemle konuşuyorduk. Dedim ki: "Ben şeftali soymayı deneyeceğim. 15 dakika içinde dönmezsem evime ambulans yollar mısın, zira şahı kesmiş olabilirim." Yenge de sordu: "Adres ne?" Dedim: "Sarıyer, İstanbul." Bence süper güvendeydim o an!
İçeri gittim, şeftaliyi yıkadım, (Şeftali de ne biçim şeylere benzetilir, cık cık cık çok ayıp!) tabak aldım, geçtim salona. Önce ikiye böldüm terbiyesizi! Sonra bir yarısına giriştim. Ama hani şu klasik meyve-sebze soyma hareketi vardır ya: Bir elinizde meyveyi tutarken, diğer elinizde bıçak; bıçağı tutan elinizin başparmağıyla kabuğu yavaşça soyarken, işaret parmağınız da bıçağın seyredeceği rotayı çizer. Heh, işte ben onu yapamıyorum hacitsu! Onun yerine alıyorum bıçağı, sokakta odun bulmuş, onun ucunu kırtasiyeden aldığı maket bıçağıyla sivriltmeye çalışan mahalle çocuğu gibi soymaya çalışıyorum meyveyi. Yahu millet ne güzel, kraliyet ailelerine yakışan bir zerafetle, başparmaklarıyla kaydırdıkları bıçaklarıyla fıstık gibi meyveler soyuyor, ben daha ilkel güdülerimden kurtulamamışçasına mundar ediyorum meyveyi! Çok kötü hissediyorum valla, kanayan yaram billa!
Akabinde msn'e döndüğümde 6 dakika geçmişti ve bu şeftalinin sadece bir yarısını soyma süremdi. Söz konusu ayrıntıyı fark edince, yengeme "Saat tutalım!" önerisinde bulundum. İkinci yarıyı da 5 dakikada hallettim. Yani pek gül yüzlü, al al yanaklı blog okuyucuları: Bir şeftaliyi tam ONBİR (11) dakikada soydum. Onda da zaten meyvenin yarısı ziyan oldu galiba. Attığım şeftali kalıntıları, yediğim parçalardan (..Ki yemesi de bir buçuk dakika falan sürdü!) iki kat daha ağır çekiyordu. İlk işini yüzüne gözüne bulaştırmış bir katil gibi hissettim kendimi.
Gerçi çok küçük bir savunmam olacak: Şeftalinin kabuğu çok yavşak bir şey! Kabuğun kendi içinde özerk kabuğu var bence. Çünkü yüzeyine bıçağı dayadığınızda sertimsi gibiyken, bıçağı biraz derinlemesine hareket ettirdiğinizde içe çöküyor. Kontrolü azıcık kaybederseniz sağa sola suları fışkırıyor. İşim bittiğinde kollarımdan şeftali akıyordu, boxer dergisine seksi pozlar veren manken kadın gibiydim! Tek fark o mankenleri bazı hatunlar bile görmek isterken, beni o halimle kimse görmek istemez sanıyorum. (Sanıyor musun?!)
Çatal-bıçak tutmayı da doğru bilmiyorum ben ha.. :(
R.I.P. Şeftali..
Şimdi diyeceksiniz ki meyve soymakla kapı tamir etmenin ne alakası var?

Aslında burda anlatmak istediğim biraz şöyle bir şey: Hani küçükken, yemekleri de anneler yapar, ampulleri de babalar değiştirir, çöpü de büyükler çıkarır falan ya.. Meyve soymak ve kapı tamir etmek de aynı bunlara benziyor. Siz büyürken yapamayacağınız, yapsanız da sıçıp batıracağınız işler bunlar akabinde. He büyüme sürecinde, anneler babalar öğretir tabi bu tarz şeyleri ucundan ucundan. Çocuklar da pek meraklıdır ya büyüklere özgü ufak tefek işleri denemeye ve öğrenmeye: "Anne! Makarnayı nasıl yapıyorsun?", "Baba! Nasıl öyle sesli ve kokulu osuruyorsun?"
İşte ben bu noktada sektirmişim biraz..
Zira ne "Meyve soymak nasıl bir şey?" diye sorduğumu hatırlıyorum, ne de "Ampul nasıl değiştirilir?" diye merak ettiğimi. Ampulü öğrendik çok şükür; ama meyve olayını hala çözememişim.
Geçenlerde yengemle (Fool-ya) muhabbet ederken msn üzerinden, canım meyve çekti. Pek aram yoktur; anca elma, muz, mandalina, biraz kiraz, pudra şekeriyle çilek, şeftali ve erik severim. Allah aşkına bakar mısınız şuna gözleri parıl parıl parıldayan okuyucular! En sevdiğim meyve erik benim, en zahmetsizi de o! Yani resmen tembelliğim damak zevkime yansımış, adeta karakterimi, beğenilerimi etkilemiş! Böyle şey olur mu yahu!
Konuya dönelim diye yazıya akıcılığını tekrar kazandırmak istemiyorum; ama oldu bir kere, o zaman konuya dönelim:
Yengemle konuşuyorduk. Dedim ki: "Ben şeftali soymayı deneyeceğim. 15 dakika içinde dönmezsem evime ambulans yollar mısın, zira şahı kesmiş olabilirim." Yenge de sordu: "Adres ne?" Dedim: "Sarıyer, İstanbul." Bence süper güvendeydim o an!
İçeri gittim, şeftaliyi yıkadım, (Şeftali de ne biçim şeylere benzetilir, cık cık cık çok ayıp!) tabak aldım, geçtim salona. Önce ikiye böldüm terbiyesizi! Sonra bir yarısına giriştim. Ama hani şu klasik meyve-sebze soyma hareketi vardır ya: Bir elinizde meyveyi tutarken, diğer elinizde bıçak; bıçağı tutan elinizin başparmağıyla kabuğu yavaşça soyarken, işaret parmağınız da bıçağın seyredeceği rotayı çizer. Heh, işte ben onu yapamıyorum hacitsu! Onun yerine alıyorum bıçağı, sokakta odun bulmuş, onun ucunu kırtasiyeden aldığı maket bıçağıyla sivriltmeye çalışan mahalle çocuğu gibi soymaya çalışıyorum meyveyi. Yahu millet ne güzel, kraliyet ailelerine yakışan bir zerafetle, başparmaklarıyla kaydırdıkları bıçaklarıyla fıstık gibi meyveler soyuyor, ben daha ilkel güdülerimden kurtulamamışçasına mundar ediyorum meyveyi! Çok kötü hissediyorum valla, kanayan yaram billa!
Akabinde msn'e döndüğümde 6 dakika geçmişti ve bu şeftalinin sadece bir yarısını soyma süremdi. Söz konusu ayrıntıyı fark edince, yengeme "Saat tutalım!" önerisinde bulundum. İkinci yarıyı da 5 dakikada hallettim. Yani pek gül yüzlü, al al yanaklı blog okuyucuları: Bir şeftaliyi tam ONBİR (11) dakikada soydum. Onda da zaten meyvenin yarısı ziyan oldu galiba. Attığım şeftali kalıntıları, yediğim parçalardan (..Ki yemesi de bir buçuk dakika falan sürdü!) iki kat daha ağır çekiyordu. İlk işini yüzüne gözüne bulaştırmış bir katil gibi hissettim kendimi.
Gerçi çok küçük bir savunmam olacak: Şeftalinin kabuğu çok yavşak bir şey! Kabuğun kendi içinde özerk kabuğu var bence. Çünkü yüzeyine bıçağı dayadığınızda sertimsi gibiyken, bıçağı biraz derinlemesine hareket ettirdiğinizde içe çöküyor. Kontrolü azıcık kaybederseniz sağa sola suları fışkırıyor. İşim bittiğinde kollarımdan şeftali akıyordu, boxer dergisine seksi pozlar veren manken kadın gibiydim! Tek fark o mankenleri bazı hatunlar bile görmek isterken, beni o halimle kimse görmek istemez sanıyorum. (Sanıyor musun?!)
Çatal-bıçak tutmayı da doğru bilmiyorum ben ha.. :(
R.I.P. Şeftali..
Sunday, July 5, 2009
Yemesinler Lan Yemesinler!
Funchos diye bir cips reklamı dönüyor TV'de şu ara. Hatta Comedymax'te, Dizimax'te, Seksmax'te falan haddinden fazlaca gösteriliyor.
Bilmeyenler için kısaca anlatayım:
Dar beyaz tişört giymiş, kötü kaslımsı bir eleman var buck-call'ın yanında duran. Karşıdan Hint bozması bir kız yürüyor salak bir endamla. Arkada da dünyanın en sinir bozucu müziği sıralamasında birinciliği zorlayan bir cingıl var. (Evet, cingıl! Bi' de orman var cangıl!) Sözler şöyle:
Aman yesinler yeeesinleer, FunChos yesinler
Fançooos! (Burda müzik duruyor, kız söylüyor sadece.)
Şimdi firmayı, orijinlerini bilmem; ama en nihayetinde Türk izleyicisi için yapılmış bir reklam; hatun Hindu, ürün ismi İngilizce, mekan ve kurban Türk..
Yahu insan dediğinin doğasında aptallık vardır; ama bu kadar da olmaz ki arkadaş! Bu reklamın yapımına katkıda bulunan, reklamda oynayan, reklama beste yapan ve özellikle reklamın fikir babası olarak ismi geçen herkese sesleniyorum:
Siz NET aptalsınız hacı! Bildiğin, düz gerizekalısınız! Türk insanının sinirini bozmak için yaratılmışsınız ve en kısa zamanda söz konusu yaratıcılığa geldiğinde hiçbir işlevi olmayan beyinleriniz reset'lenmeye ihtiyacı var. Size çok ciddi olarak sesleniyorum. Bu nedenle beni dava bile edebilirsiniz yani. Kaldı ki ürününüz ilgi çeksin diye bu kadar angut bir reklama imza attıysanız, sikko bir blog sahibini bile dava etmenizi beklerim, o kadar diyorum.
Evet, sinirliyim şu aralar..
Bilmeyenler için kısaca anlatayım:
Dar beyaz tişört giymiş, kötü kaslımsı bir eleman var buck-call'ın yanında duran. Karşıdan Hint bozması bir kız yürüyor salak bir endamla. Arkada da dünyanın en sinir bozucu müziği sıralamasında birinciliği zorlayan bir cingıl var. (Evet, cingıl! Bi' de orman var cangıl!) Sözler şöyle:
Aman yesinler yeeesinleer, FunChos yesinler
Fançooos! (Burda müzik duruyor, kız söylüyor sadece.)
Şimdi firmayı, orijinlerini bilmem; ama en nihayetinde Türk izleyicisi için yapılmış bir reklam; hatun Hindu, ürün ismi İngilizce, mekan ve kurban Türk..
Yahu insan dediğinin doğasında aptallık vardır; ama bu kadar da olmaz ki arkadaş! Bu reklamın yapımına katkıda bulunan, reklamda oynayan, reklama beste yapan ve özellikle reklamın fikir babası olarak ismi geçen herkese sesleniyorum:
Siz NET aptalsınız hacı! Bildiğin, düz gerizekalısınız! Türk insanının sinirini bozmak için yaratılmışsınız ve en kısa zamanda söz konusu yaratıcılığa geldiğinde hiçbir işlevi olmayan beyinleriniz reset'lenmeye ihtiyacı var. Size çok ciddi olarak sesleniyorum. Bu nedenle beni dava bile edebilirsiniz yani. Kaldı ki ürününüz ilgi çeksin diye bu kadar angut bir reklama imza attıysanız, sikko bir blog sahibini bile dava etmenizi beklerim, o kadar diyorum.
Evet, sinirliyim şu aralar..
Subscribe to:
Posts (Atom)
