Önemli Uyarı!

Her ne kadar fanatik bir firefox kullanıcısı olup, internet explorer'dan nefret etsem de, blog'u explorer'la okumanızı tavsiye ederim. Daha az göz yoruyor.

Saturday, December 27, 2008

BEEF CAKE!!!

Bu bebeler gerçek olsa ya..






Yazma isteğimi kaybettim a.k.

Monday, December 15, 2008

Böyle Beylik Lafları Çok Sevmem Ama...

Önemli olan hayatta en çok şeye sahip olmak değil; en az şeye ihtiyaç duymaktır.

Beğendim bunu..

Thursday, December 11, 2008

It's Just Another Boor-sa Trip

Eveeet, pek sevgili blog okuyucusu insanlar.. Pek yazamadığım blog'uma, yaptığım kahvenin gazıyla geri döndüm! Kahveyi de çok deneysel yaptığımı belirteyim hemen; Nesquick, süt, şeker ve Coffee Mate! Tahmin ettiğiniz üzere bok gibi oldu. İçeceğiz ama yaptık o kadar.

Öncelikle başlığın neden İngilizce olduğunu açıklayayım: Şimdi İngilizce'de bazı kalıplar var ki, tam Türkçe karş.. Eeehhh, İngilizce'yse İngilizce, size ne be!

Öhm, ıhm.. Tamam, biraz sinirli olduğumu kabul ediyorum. Fakat bu agresyonun temelinde işte yazının konusu yatıyor ecücüler sizi!

Bir bayram daha geldi geçti ve Umut Sarıkaya'nın yazılarında çok iyi tasvir ettiği o sıkıntılı bayram günlerini geride bıraktık çok şükür. He, ben pek dinsel bir adam olmadığım ve biraz aklı havada bir insanımsı olduğumdan çok ilgilenemiyorum maalesef bayram olayıyla ama eski tadı kalmadığını da rahatça gözlemleyebiliyorum. Zira öyle bir topluma dönüştük ki, siyasal görüşüydü, fikir ayrılığıydı, geçim derdiydi derken birbirimize düşman kesildik, bireyselleşip farklı saksılardaki otlara döndük adeta. Bayram ziyareti geleneğini yaşatanlarınsa ben pek sanmıyorum ki bu mevzuya çok meraklı olduklarını. Biraz zorlama bir durum var gibi geliyor bana. Öte yandan, ben ne bilirim hımıla loyim! Ama bak şunu biliyorum: Bayram çocukluğu artık iyice orospu çocukluğuna dönüşmüş! Yahu bir kapı ardarda yüz kere çalınmaz, e be hayvanın evladı. Babama kapıyı açamaz oldum lan korkudan!

Söz konusu zorunlu bayram ziyaretleri arasında, bizim gelenek halini almış olanımız ise Bursa seyahatimizdir. Babaanneyi, halayı görürüz bayramdan bayrama. Zorunlu derken, akrabalarımızı sevmiyor değiliz de..

Bursa çok salak bir şehir be kardeşim!

Her serzenişimde bütün konuştuğum insanlar aynı soruyu sordu bana: "Yaşıtın yok mu da sıkılıyorsun?" Yahu yaşıtımı geçtim babamın yaşıtı yok orda. Teyzeler ve amcalar şehri! Yeşil Bursa dedikleri zaten ormandan çayırdan çimenden değil, İslam'dan Allah'tan Kitap'tan geliyor. Sokaklarda her an namaza durulacakmış gibi bir hava var. Genci desen genç değil; %75'i apaçi ve kıro.. Kızları güzel; ama onlar da apaçilerle takıla takıla iyice erkek gibi olmuşlar. Yani hâlâ güzeller de, bıyıklıymışçasına davranıyorlar. Bir Kurtlar Vadisi popülasyonu almış başını gidiyor. A-leaf anlatmıştı: G.O.R.A.'ya gitmiş Bursa'da, (Şunu A.R.O.G.'la karıştırıp durmayın!) Cem Yılmaz her küfrettiğinde salonda bir alkış kopuyormuş. Kerem de Tophane'de Kurtlar Vadisi gecesinde, her adam vurulduğunda gelinen galeyandan bahseder. Bu nasıl millet, nasıl bir ırk benim aklım almıyor yemin ediyorum!

Şehirden bu derece tiksiniyorum işte. Evde takılsaydın diyeceksiniz, orda da gelen giden çok. Malum babaanne, hala; geleneksel insanlar. Paso tipler geliyor, gidiyor. Elin amcasının elini öpemeyeceğim bu yaştan sonra valla! Küçükken öptürdüler zaten yaşlı yaşlı, lavaşlı sidikli elleri. Yaşlanabilirsem ve elimi öpmeye gelirlerse, "Yavrucuğum ne biliyorsun, belki ben demin o elimle götümü karıştırdım. Hiç mi sike sürülecek akıl yok sen de a be evladım!" diye nasihat/azar karışımı bir serzenişte bulunacağımdır.

İki tane de komik olay oldu. Yazının gidişatına göre bir tarafa sıkıştırayım dedim ama beceremedim. Sonra dedim ki kendi kendime: "Ulan blog senin, yazı senin! Sanki Cumhuriyet'e Editör Köşesi yazıyorsun." O iki olayı hunharca ve alakasız biçimde aşağıda aktarıyorum o yüzden..

Olay 1: Mutfağa gidiyordum su almaya. Babaannem de bulaşık yıkıyor. Bi' anlık gaz ve enerji patlamasıyla, "AAAAAAAAAAAAAAAAAA!" diye bağırınarak girdim mekana. (Mekan?!-Tekrara düşmemek için, üstte "mutfağa" dedim çünkü.) Babaanneme bardakların yerini sordum. Biraz duraksayıp, üst çekmecelerden birinden çıkardı bardağı. Sonra bi' baktım dua okuyor kadın. Artık korktu mu, yoksa "Allah'ım sen şu çocuğa iki akıl fikir nasip eyle ya Rabbim!"e mi getirdi, bilemedim.

Olay 2: Olay 2 de aslında Olay 1'den hemen sonra meydana geldi ha! Aldım bardağı, doldurdum suyumu. Ama malum damacana mevzusu, döküldü azıcık yere. Bez isteyeceğim. Neden bilmem o an halamı arandım babaanneme sormak yerine. Yaşlı kadıncağızı rahatsız etmeyeyim diye düşündüm herhalde. Bakındım halama, kadın yok etrafta. Gittim babama sordum; "Odasındadır, namaz kılıyordur." dedi. Halbüsü odasına bakmıştım ama gene kontrol ettim. Meğer hakikaten bir köşesi varmış namaz kıldığı. Bi' baktım, kafasında beyaz baş örtü, elinde tespih bana bakıyor ulvi ulvi. Altıma sıçıyordum korkudan yemin ediyorum. Aklım çıktı bi' an. Mecbur babaanneme gittim; "Kağıt havlu kopar şurdan siliver." dedi. Bu kadar kolay olacağını bilsem.. Öff, zaten namaz, ezan falan korkutuyor beni.

Daha da var aslında Bursa gezisi ama pek yazasım yok şu an. Yeterince yazdım zaten, yuh a.k. Hatta özetleyeyim: Bursa; teyze ve amcalar şehri. Gençliği apaçi, insanı kaba ve suratsız, atmosferi sıkıcı, ayrıca çakma bir de Akmerkezi var ki bu tabiri kullanan insanla (Cücük diyorum ben kısaca.) gezinirken bugün Taksim'de, Cem Bey ve sevdiceğini gördük. Enteresan bir tesadüfü aktararak bitiriyorum böylece yazıyı garip şekilde. Evet..