Önemli Uyarı!

Her ne kadar fanatik bir firefox kullanıcısı olup, internet explorer'dan nefret etsem de, blog'u explorer'la okumanızı tavsiye ederim. Daha az göz yoruyor.

Wednesday, December 2, 2009

Shelter

Ve yeni blog..

Tuesday, December 1, 2009

"Yeni" Hevesi

Blog'un görüntüsünden çok sıkılmış bulunmaktayım. Tema aranıyorum şimdi google'da. Amma velakin, esas problem bununla sınırlı değil sanırım.
Malum, uzun zamandır yazılarda bir istikrar tutturamadım. Bir yazıyorum, bir yazmıyorum; canımı sıkmaya başladı. Ayrıca "Canselmo's Truck" konseptinin, ta 2-3 sene önceki ilgi alanlarıma ve ruh halime dayandığını düşünürsek, yeni bir blog açmayı ciddi ciddi düşünebilirim.

Şimdilik tema aramakla yetiniyorum ama, hayırlısıselmo..

Thursday, November 19, 2009

Çok Kısa..

Saat sabahın 5'i. İletişime Giriş dersime çalışmaktayım. Hocanın verdiği kitap doğrultusunda iletişimin; hepimizde, biz farkında bile olmadan yer etmiş, temel etkileşim kavramlarının ağdalı cümleler aracılığı ile aktarılması eylemi olduğunu anladım. Üstelik durum bulaşıcı! Bunu da siz, az önceki cümlemden anladınız. (Bence anlayın, beni kırmayın. Hadi be!)

Öte yandan Alice In Chains mükemmel bir albüm çıkarmış. Bazı albümler vardır; etkiler insanı. Evde kapanıp içesiniz, ya da arkadaşlarınızla salak bi' yerde gene alkole abanıp, mal mal konuşasınız, dertleşesiniz gelir ya, öyle bir albüm. Bütün bu karmaşık; ama bir o kadar da imgesel anlamdan yoksun soyut hisleri göz önüne alırsak... (İletişimci böyle bir şey işte, en basit cümleyi karmaşıklaştırma ve anlamayı zorlaştırma sanatı!)

Oha! Ne yazacağımı unuttum parantezi girince. Son cümledeki üç noktayı, parantezi yazdıktan sonra koydum valla.

Albüme dönüp, bitireyim hemen. Neyseki ikinci öğretim; sınav 16.30'da..

Alice In Chains, beni dört sene önceki depresif; ama bir o kadar da keyifli halime soktu. Bunalıma giresim geldi de iş güç giremedik. Az önce kadim dost Kerem'le konuşuyordum, o da sıkıntılı. Biz bu bayramda iki kişi bunalıma gireceğiz.

Bu kötü laf oyunundan (!) sonra, hala katılmak isteyen varsa; gitsin kendi girsin kendi bunalımına. Aaa, her şeyi devletten ya da Alice In Chains'den beklemeyin.

Evet..

Friday, November 13, 2009

Shoutbox!

La! Santa Roja gibi, shoutbox nedeniyle yorum yollamakta güçlük çekenler bi' yazarsa süper olur.

Tenk yuu! (Apu Style!)

Sunday, October 25, 2009

Halkla İlişkiler

Şöyle bir şey fark ettim: Yazıları kıskandıracak derecede fazla yorum alan blog yazarlarının çoğu, gelen yorumlara cevap veriyor.
Bununla demek istediğim şey: "Yorumların altına cevap yazıp, yorum sayısını arttırıyorlar!" değil, daha çok okuyucularına ve onların düşündüklerine önem verdiklerini hissettirip, blog'larını okumuş insanlara blog'a tekrar dönmelerini teşvik ediyorlar farkında olmadan. (Returning Visitors, ov yes!)

Ben bunu yapmıyorum. Çünkü ben süperim. Şaka.. Yapmıyorum; çünkü yorumların altına cevap verip, yorum sayımı arttırıyormuşum gibi geliyor. Tamamen kendi güvensizliğimden kaynaklanan bir şey yani.

He, blog'umun bok gibi olmasının da insanların bir daha gelmemesiyle bir ilgisi olabilir tabi.

O yüzden, bu halkla ilişkiler sorunsalını daha ciddiye alıp, gelen yorumlara cevap vermeye karar verdim. Gerçi ben kararlarından çabuk dönebilen, ayrıyetten epey de tembel bir insanım. Çok güvenmeyin yani..

Ne bileyim ya, hayat boş falan..

Tuesday, October 20, 2009

Mutfakta Amansızca Gelen Yazma İsteği Pt.1

-Yazı formatını bilen arkadaşlar, başlığın neden "Tuvalette" değil de "Mutfakta" olduğunu merak etmiş olabilirler. Cevabı da başlıkta gizli, hatta gizli bile değil.

-Gene de eski "Tuvalette" yazılarını bulup, kaçıncı part'ta kaldığımı öğrenmeye üşendiğimden "Mutfak" mekanına bir meyil etmiş bulundum, tembelliğin bu kadarı!

-Partikül demek ne güzel şey yahu..

-Hehe, hepiniz partikül dediniz az önce-bence!

-Bir kısmınız da bunun ucuz bir espri olduğunu düşündü büyük olasılık..

-Partikül de mutfakta bulaşıkları makineye dizerken dilime düşüverdi. "Yemek partikülleri makinede tıkanma yapar, madem elimde yıkamak durumunda kalıyorum bu partikülleri, o zaman ne diye makinemiz var a.k." Ne işe yararsın lan sen?!



-Hastalandım. Domuz gribi oldum diye korktum ilk; ama telaşa mahal yok dedim sonra kendi kendime. Zira yeni aldığım GS antreman formama hayranlığımdan dolayı şort-forma gezip durdum evde. Boğazımı üşütünce de kick-box'a gittim inat style, sonunda böyle oldu.



-Kick-box dedim de, Ömer Hoca'ya burdan teessüflerimi iletmek istiyorum. Bana çıtkırıldım dedi! Yahu bünyem böyle ben n'apayım, eskiden daha kötüydüm üstelik. Spora da gitmesem, bi' gün yolda düşüp öleceğim durduk yere..

-Kış geliyor.

-Ablamla çıktığım alışverişte, ilk defa içime sinen bir mont aldım. Mont almak malum meşakkatli iştir. Outlet mağazalardan alınır genelde. Onun için de taa anasının nikahına gidilir hatta. Ben Metrocity'de buldum şansıma. Zaten outlet mağazalardan alınan montlar haddinden büyük olur ve sizi bir ilkokul çocuğu gibi gösterir. Benim daha önceki montum da söz konusu durumun tam örneğiydi yani. Bi' de garip bir tasarımı var, giyince Michelin lastiklerinin maskotuna benziyorum. O da deforme olmuş prezervatife benziyor zaten.

-Hatta ben bu prezervatif benzetmesini daha önce de yapmış olabilirim, hatırlayamadım şimdi.



Sapık gibi de bakıyor lastiğe, neresine dayamışsa.. Tövbe tövbe! Pis herif!

-Ulan (Ananı da al git!-Unutma, unutturma..) uzun zamandır şuraya böyle uzun yazı yazmıyordum. Yazacağım tuttuğu an internetin göte geleceği tuttu. Hiçbir yere giremiyor, msn açılmıyor, blogspot da yazdıklarımı kaydetmiyor. Bekle beni Wordpad..

-Stalker izledim, Andrei Tarkovsky'den. Tespitlerim var elbet, kendi sikko çapımda. Ama şu yazıya onu sıkıştırırsam kimse okumaz burdan itibaren. O yüzden Gökhan diye bir arkadaşıma "Film blog'u açalım mı lan?" diye teklif götürdüm, benim kadar hevesli olmasa da kabul etti. Sonra isim bulmaya çalışırken yorulup vazgeçtik. Belli olmaz gene de..



-Stalker'e götüm girsin bu arada. Ebem ağaç oldu. Ne uzun çekimler. Bazı sahneler görsel olarak şahane; ama bazıları da var ki bir Yeşilçam klasiğinde Tarık Akan, Gülşen Bubikoğlu'nun peşinden koşuyor kırlar ve ağaçlar arasında, o kadar özelliksiz. Orda diyaloğa dayanmış zaten çakal Tarkovsky..

-Gülşen Bubikoğlu da ne tatlı hatunmuş gençliğinde.



-Bu arada büyük yazarların Ruslardan çıkmasına hiç şaşırmıyorum. Adamların isimdeki taşaklılık oranına gel: Dostoyevski! Tarkovsky! Lebowski!

-Sonuncusu olmadı..

-Gerçi bi' de Gogol var mesela, "Mihehahü!" diye gülünesi..

-Ruslar bence en makbul millettir. Kızları mükemmele yakın, mükemmel ve mükemmel ötesi. Adamları desen çirkin mi çirkin; ama edebiyata, bilime, sanata katkıları yadsınamaz. Herifler, kız konusunda tehdit değil yani. Mesela İtalyanlar hiç öyle mi? Herif üçgen, hem de yakışıklı, üstelik doktor! Birini seç birini doyumsuz öküz! Ruslar'dan örnek al! Bilim, sanat, edebiyat olayını çirkin herifler üstlenmiş, estetik kısmısını da bayanlar. İş bölümü diye buna derim!

-Şimdi bazı bayan okuyucular: "Ne yani, kadınlar edebiyatta, bilimde başarısız mı demek istiyorsun? Seksist herif seni!" diyebilirler. Şimdi eğri oturup, doğru konuşalım; Bir erkeğin doktor olması, aktör olması, ne bileyim mekan sahibi olması bir kızı etkileyebilir. Öte yandan; bir kızın sadece göğsünün çatalının gözüküyor olması erkeği etkilemede yeterlidir. Standartlarımız düşük bizim. Bu bağlamda, bir bayanın söz konusu alanlarda başarılı olup olmaması, bahsettiğim durumda pek etkili olmadığından yazma gereği de duymadım. Yoksa bi' sürü bayan doktor var, kadın pilot var, yazarlar var, var oğlu var..

-İnternet hala gidik. Bütün hevesim kaçtı be!

-Kısa keseyim bari ben de. Hem daha okula kayıt mevzusunun ikinci bölümü var, son yıllardaki favori oyunum "Fable: The Lost Chapters"la alakalı yazacaklarım var, futbol üzerine sıçacaklarım var, var oğlu var..

-Var var da var var!

-Yazıda inkar edilemez bir All-pie Er-them etkisi gördüyseniz, kusura bakmayın. Uzun zamandır yazmıyorum, Uykusuz'da da paso herifi okuyorum, böyle durumlar ortaya çıkabiliyor.

-Şimdilik bitti, okuduğunuz için teşekkürler. Aklıma bir şeyler gelirse, daha da yazabilirim. Şu an yollayamadığımdan (Ah Türk Telekom, vah Türk Telekom, sana benim götümün, sol lobu girsin Türk Telekom!) kaydetmekle yetiniyorum.

Monday, October 5, 2009

Kısa Bir Şikayet

Bu akşam ablamla yürüyüşe çıkmışken, arkamızdan gelen bir grup apaçi sürüsü anıra anıra bir şeyler çığırdılar.
Söyledikleri şeyler bana ya da ablama yönelik değildi. Ama bu tarz adamların (!) yarattığı huzursuzluktan gına geldi bana! Kimse de çıkıp: "Eğitimsizler, senin sahip olduğun olanaklar onlarda yok, ailelerinden görmemişler, hede hödö.." demesin. Bu öküzlerin karakterlerinde barındıramadıkları en temel insanlık emarelerinin eksikliğinin yol açtığı hanzolukları çekmek zorunda değilim, ablam hiç değil!

Bizde bir kısım marjinal Trainspotting gençliği vardır, üstte yazdığım hayali diyalog tarzında cevaplar vermeyi mazlumun yanında olmak, dışlanmışı anlamaya çalışmak, empati kurmak falan olarak algılarlar. Ve bu tip insanların söz konusu tartışmada öne süreceği bir diğer yargı da şudur: "Sen kendini onlardan daha iyi mi sanıyorsun? Annenin karnından edep bilerek çıkmadın sonuçta, sonradan öğrendin, şanslısın." gibi gibi..

Kimseden iyi olduğumu düşünmüyorum. Sadece oturduğum caddede rahat gezmek, daha da önemlisi ablamın rahat gezebileceğini bilmek istiyorum. Ve tabi diğer ablaların, annelerin de..

Bıktım bu ülkenin kırosundan da, apaçi gençliğinden de..

Allah topunuzun belasını versin be! Ölseniz üzülmem yemin ediyorum!




Not: Kendi bokumla kavga eder gibi olduğumun farkındayım. Blog benim, çemkirmek istedim, bana ne..

Sunday, September 27, 2009

A"BAR"tman Boşluğu

Kelime oyunu başarısız, biliyorum; ama son zamanlarda iki üst komşumuzdan geldiğini tahmin ettiğim müzik sesini başka bir şeye de benzetemiyorum.

Ben de yüksek sesle müzik dinlerim. Üstelik benim dinlediklerimi düşününce insan kulağına verilen zararın daha da tehlikeli boyutlara ulaşabileceğini düşünüyor insan. Gel gör ki, her sabah "Kadınım, sen de aşık oldun mu? Bu deli adamı unuttun mu?", ya da "Salla! İsterse dönsün sonra, yolla!" tarzı kafa karıştıran mesajlara sahip şarkılarla uyanınca Canselmo'nun psikolojisi ağır darbe alıyor. Kaldı ki kendisinin çok da süper acayip bir psikolojisi yok!

Yahu adam seni hatırlasın mı istiyorsun, yoksa adamı sallamak mı? Hayır anlamıyorum, uyuyamıyorum, gülemiyorum ve hatta ağlayamıyorum. Ayrıca adamla ilgili planlarından da bana ne yani? Aşk hayatınızı apartman boşluğunun dışında yaşayın arkadaşım!

Diyeceksiniz ki: "Abartma yahu, o kadar mı?" O kadar sevgili blogger'lar o kadar! Ben ki PANTERA dinleyen adam, heriflerin resmini görsen başım ağrıdı dersin, kendi dinlediğim şeyi duyamıyorum yahu! Bir de PANTERA'ya ayıp yani! Atiye vs. Pantera:




Atiye izleyerek Pantera dinlemek.. Gerçi o kadar da güzel bi' hatun değilmiş.

------------------------------------------------------------------------------------------------

Hayatta yapmadığım şey; ama yakındır yukarı çıkıp konuşacağımdır. Bugün Yüksek Fidelity'yle uyanınca, cinnet şeklinde kalkıp ablama şöyle bir şey dedim zaten:

"Ulan birazdan camı açıp dayıyorum Slayer'ı! O boşluktan güç alıp bütün apartmanda yankılanan ses aşk şarkısı değil de Angel of Death olunca görürüm zibidileri!"

Yapmadım ama. Bi' üst katta çocuklar var, yazık günah..

Wednesday, September 16, 2009

İki Alttaki Post Hakkında...

"Show Them To Me" adlı naçizane şarkı/video'yu komik bulduğum için koydum. Kızlardan üstsüz fotoğraf beklentisi içinde değilim yani. Hayır video'yu koyduğumdan beri ziyaretçi ve yorum sayısı azaldı da, sapık değilim demek istiyorum.

O kadar değilim en azından..

Üstüme gelmeyin!

Saturday, September 12, 2009

RocknRolla!

Bütün gün Johnny Quid gibi takılabilirim sanırım. Herifin 10'da biri kadar yağsız ya da kuul olamam, o ayrı..





The Clash - Bank Robber


My Daddy was a bankrobber
But he never hurt nobody
He just loved to live that way
And he loved to steal your money

Some is richand some is poor
And thats the way the world is
And I don't believe in lying back
And saying how bad your life is

So we came to jaz it up
Never loved a shovel
Break your back earn your pay
And don't forget to grovel

Daddy was a bankrobber
But he never hurt nobody
He just loved to live that way
And he loved to take your money (What law?)

The old man spoke up in a bar
Said I never been in prison
A lifetime serving one machine
Is ten times worse than prison

Imagine if all the boys in jail
Could get out now together
What do you think they want to say to us
While we were being clever

Someday you'll meet your rockin chair
Cause that's where we're spinnin
There's no point to want to comb your hair
When its grey and thinin (Hey)

Hey
Daddy was a bankrobber
But he never hurt nobody
He just loved to live that way
And he loved to steal your money

So we came to jaz it up
We never loved a shovel
Break your back earn your pay
And don't forget to grovel (Hey)

Get away, get away
Get away, get away
Get away, get away
Get away

Daddy was a bankrobber
But he never hurt nobody
He just loved to live that way
And he loved to steal your money

Run, Laddy, run

Strike out boy
For the hills
I can't find that hole in the wall
I know that they never will

My Daddy was a bankrobber
But he never hurt nobody
He just loved to live that way
And he loved to steal your money

Friday, September 11, 2009

Show Them To Me!

İzlenmezse olmaz. Blog'a direkt video olarak koymak isterdim de kısmet işte:

Rodney Carrington-Show Them To Me

Wednesday, September 9, 2009

Ne?



Az önce caddeden belediyeye ait bir duyuru aracı (Böyle bi' şey var mı acaba?) geçti:

"Vatandaşlarımızı, akşam saatlerinde beklenen şiddetli yağış nedeniyle can ve mal güvenliklerini korumaya çağırıyoruz." gibin bir şey..

E peki nasıl koruyacağız kendimizi ellaaam?! Sen Dünya'nın en büyük şehirlerinden birinin belediyesi olarak yıllarca bi' bok yemedin. İnsanlar koskoca kentte sapır sapır ölüyorlar bir yağmur yağdı diye. Altyapıyla alakalı elle tutulur hiçbir çalışmada bulunmadığın gibi, saçma sapan bir uyarıyla zaten iki gündür çok iyi bildiğimiz yağışı duyurup; "Hahaha, sıçtınız oğlum! Miheheh!" dercesine basıp gidiyorsun..

.

-------------------------------------------------------------------

Hele sizi Allah bildiği gibi yapsın, it oğlu itler!




Yatacak yeriniz yok lan!

Thursday, September 3, 2009

Kayıt Kabusu Pt.1

Bilmeyen veya bir hata edip de buraya yolu düşmüş yeni blog okuyucuları için özet geçeyim: Beş yıllık hiçbir yere varamayan Marmara Üniversitesi-Tarih Bölümü öğrenciliğimden sonra girdiğim ÖSS'den alnımın akıyla çıkarak, gene Marmara Üniversitesi, bu sefer Radyo, Sinema ve TV (i.Ö.) bölümüne yerleşmiş bulunmaktayım.

Bu yerleşme durumunu meşru kılmak, elbette bürokratik engeller nedeniyle pek kolay olmayacaktı, bunun farkındaydım. Söz konusu bürokratik engellerin sayı ve aşamaca çokluğu nedeniyle de "Kayıt Kabusu" adı altında yazacağım sikkoselmo yazıyı iki bölüme ayırmayı uygun gördüm. Ne resmi bir adamım ben aman yarabbi!

Üniversite kaydı için gereken belgelerden en önemlisi lise diplomanız malum. Ve benim lise diplomam, öğrenci işlerinden tiksindiğim, ulaşımından nefret ettiğim, soğuk ötesi binalarından da iğrendiğim Marmara-Göztepe kampüsünde bulunmakta idi. Yılda ortalama iki kez mecburen ziyaret ettiğim bu korku tüneline son kez girmek umuduyla bir çarşamba günü yola çıktım. (Vay be!)

Şaka gibi kullandığım, 2005-2006 tarihli okul kimliğimle kampüse giriş yapıp, öğrenci işlerinin yolunu tuttum.
Yazın ortası olduğundan, pek sakin ve tenhaydı öğrenci işleri. Hemen bankonun arkasında duran kadına durumumu olabildiğince açık bir şekilde anlattım; Yeni bir bölüm kazandığımı, Tarih'ten ve okuldan kaydımı sildirmem gerektiğini söyledim. (Gerçi okuldan sildiremiyordum ama bu küçük bir ayrıntıydı, eheh..) Kadının cevabı ise, dudak okuyabilen sınırlı sayıda insanın bile anlayamayacağı bir şekildeydi:

"Efye formnu dunuz mu?"

Bunun çevirisi şu olacaktı: "F7 formunu doldurdunuz mu?"

Aaaa, çok büyük bir ayrıntıyı unuttum yahu! Ben böyle işleri yalnız başıma yapmayı sevmediğimden ve gözlerimin bozukluğu nedeniyle pek de beceremediğimden (Odaları falan okuyamıyorum uzaktan..) yanımda ubar-yengem Foolya'yla gitmiştim okula. Buluşmamız o güne denk gelmişti ve çakalselmo aklım hemen "Yenge zaten karşıda kalıyor. Kadıköy'de buluşuruz, okul işini hallederiz, sonra da Kadıköy'e dönüp oralarda takılırız." şeklinde bir plan yapmıştı. İyiki de yapmıştı. Çünkü...

...F7 formunu bulabilen ben değil, Foolya oldu. Hemen doldurdum, kadına teslim ettim. Kadın forma bakıp: "Şun mzaltman lazm" dedi. Ne dedi? "Şunu imzalatman lazım."

İmzalatmam gereken yerde, bölüm başkanının onayı gibi bir şey yazıyordu ve Tarih Bölüm Başkanı, benim ilk senemde Osmanlıca hocam olan, okuldan soğuma sebeplerimden bir profesördü.

"Sıçtım yenge, valla sıçtım." diyerek hocaya gittim. Hatta ilk başta anlamadım da galiba kime imzalattırmam gerektiğini, öfff çok sinirlendim şu an. Resmen kızgınım! Hikayeyi unuttum çünkü. Sikerim! Komik olacak diye götüm çıkıyor burda, her şeyi hatırlamaya çalışıyorum. Komik de olmuyor, hemen bağlıyorum konuyu! Eeeeh! Kendime fena kızdım az önce!

Kıssadan hisse, gereken her yeri imzalattım; ama öğrenci işlerindeki salak kadının imzalatmam gereken yerleri taksit taksit söylemesi nedeniyle işim normalden çok daha uzun sürdü. Sonunda başarmanın verdiği sevinçle, kendimi toparlayıp, kadına: "Diplomamı ne zaman alabilirim? En geç pazartesi elimde olması lazım çünkü salı günü okulun kaydına gideceğim. Olmadı şimdi diplomayı alsam, fotokopi çektirip getirsem de fotokopiyi notere tasdikletsem olmaz mı?" şeklinde çok açık, net, pratik çözümlü bir soru sordum kadına. Kendimi iyi bile hissettim hatta: "Vay be!" dedim, "Canselmo'ya bak. Büyümüş de noter moter diye konuşuyor." Böyle içten içe iyi hissettim kendimi ama, kadının cevabı sağ olsun bu iyi hissetme anı sadece iki saniye sürebildi:

"Bmilmiyorm."

Yani BİLMİYORUM!

BİLMİYORMUŞ!

Lan DUL! Kompleksli seloteyp! Her şeyi açık açık söyledim, formu doldurdum. Git dedin gittim, bi' daha git dedin gene gittim! Foolya bile sessiz sessiz sövüyordu yanımdayken. Bi' şeyi de bil değil mi e be hayvan spermi! E be bilgisayarının arasına çekirdek kabuğu kaçmış Seda Sayan hayranı! E be sarı suratlı çükko!

Allah'ıma bin şükür, arkada başka bir kadın çaresiz cevap arayışımı duydu da: "Sana ne lazım, ne istiyorsun sen?" diye sordu. Anlattım; "Cumaya gelir diploman, sorun olmaz." dedi de içim rahat gidebildim.


Ama gidebilmeli miydim?!


Cuma günü -bu kez yalnız- diplomamı almaya gittiğimde durumumu anlattım tekrardan. O Seda Sayancı vardı gene. "F7 formunu doldurmuş muydun?" diye sordu. "Aaa, sen konuşabiliyorsun!" diyecektim, demedim. "Evet." dedim onun yerine. Gerçi başka bir kadın da olabilir, hepsi birbirine benziyor çünkü dantel suratlıların. İnsan ağustos ayında uzun kollu gibi gözüken babaanne üstü giyer mi yahu?! Sarkık Hanımın Memeleri! Neyse, insanları dış görünüşleriyle yargılamayalım diyeceğim de kimseyi inandıramayacağım samimiyetime.

Bu kısa soru-cevap anından sonra kadın arka tarafa gitti. Ben de saf saf bekliyorum diplomam geliyor diye. Kadın geldi:

"Arkadan F12 formu doldurun."

LA GERDANLI! LA KOSLA REKLAMI! LA HAYVAN! LA DNA'SIZ YARATIK! LA KİRLİ SEPETİ! ÇARŞAMBA GÜNÜ GELDİĞİMDE NEDEN DOLDURTMUYORSUNUZ İKİ FORMU BİRDEN?! GİDERAYAK DELİ ETMEYE Mİ ÇALIŞIYORSUNUZ YAHU İNSANI?!

Diye o kadar bağırmak istedim ki.. "Keşke.." dedim, "Keşke sadece o anlık Recep İvedik olabilseydim. O anlık bir ayılık yerleşiverseydi ruhuma da olayın alâsını çıkarabilseydim oracıkta!"

Nerdeeee... Kös kös gittim, F12 formu aldım dolduruyorum. En alta doğru beş adet imza atılmayı bekleyen boşluk var. Pek önemsemedim. Çünkü F12 formunun açıklaması: "Mezuniyet Formu" tarzı bir şeydi. Dedim herhalde bunlarla bir işim olmayacak.

NAH olmayacak!

Eşekler gibi de oldu. Meğer o imza atılmayı bekleyen yerler, "ilişik kesme" işlemleriymiş. Merkez Kütüphane, Fakülte Kütüphanesi, Bi' şey bi' şey, bir de bi' şey bi' şey daha. Kıssadan hisse dört ayrı yere gitmem lazımmış.

LA GERDANLI! LA KOSLA REKLAMI! LA HAYVAN! LA DNA'SIZ YARATIK! LA KİRLİ SEPETİ! ÇARŞAMBA GÜNÜ GELDİĞİMDE NEDEN DOLDURTMUYORSUNUZ İKİ FORMU BİRDEN?! GİDERAYAK DELİ ETMEYE Mİ ÇALIŞIYORSUNUZ YAHU İNSANI?!

Evet, doğru okudunuz, copy-paste..

Şimdi burda yaptığım işlemleri, bir bay, bir de bayan kullanıcılarımız için iki farklı şekilde anlatacağım:

Önce bayanlar:

Hani çok istediğiniz, herkesin giydiğinden farklı olduğunu düşündüğünüz, ama dürüst olalım pek de öyle olmayan, büyük olasılıkla internette gördüğünüz o tatlı mı tatlı, o bebecik mi bebecik babetleri bulmak için o alışveriş merkezi senin, bu alışveriş merkezi benim (Oysa biliyoruz ki bütün alışveriş merkezleri sizin!) mağaza mağaza dolaşırsınız ya, o haldeydim işte. Bir kütüphaneye gidiyorum, bir başka ucubik bir binaya soruyorum. Fenaydı yani..

Şimdi baylar: (Bay ne lan!)

Hani WoW oynarken bir quest yüzünden o dungeon benim, bu town senin gezinip durursunuz ya, o hesaptı benim durum. Hop fakülte kütüphanesine giriyorum, hop okul kliniğine bakınıyorum. Fena hacı fena!

Konumuza dönelim. Çok uzadı farkındayım; ama bitmek üzere merak etmeyin..

İşte böyle bina bina gezerken arada çok salak bir şey oldu. Angut görünümlü, sıkıcı bir binaya girdim. Orada üniformalı bir görevli duruyordu masa başında. Nasıl koruduğumu hala anlayamadığım kibarlığımla: "Pardon, ilişik kesme için kağıt imzalatmam lazım da, nereye gideceğim?" diye sordum. Adam: "Sağdan ilk kapı!" dedi bütün gün bu anı bekliyormuşçasına. Teşekkür edip, sağdan ilk kapıya girdim; ama kimse yoktu içerde. Bunun üzerine koridora dönüp beklemeye başladım. Bu sırada başka bir adam: "Sen çıkış mı bekliyorsun?" dedi. "Evet." dedim. "Gel o zaman gel." dedi. "Gelmem!" diyecektim korktum çünkü. Gittim, meğer o üniformalı görevlinin de imza atmaya yetkisi varmış. Verdim kağıdı, bu sırada adam başarısız bir monolog performans gösterdi:

"Ben yaşlıyım yahu, göremem ki! Nereyi imzalıyoruz şimdi? Heem, ehm mehm.." diye imzaladı. Tam teşekkür edip gitmeye hazırlanıyordum, adamın muhabbet edesi geldi:

Adam: Neden sildiriyorsun kaydını?
Canselmo: Isınamadım bölüme, okul falan da uzak..
A: Ne kazandın şimdi?
C: Radyo, Sinema-TV
A: Güzel güzel. Nerelisin sen, yabancı mısın?
C: Yok yabancı değilim de tatil yörelerinde de karıştırdıkları oldu. Anlıyorum o yüzden. (Aslında anlamıyorum.)
A: Anladım. Şeysin de çünkü yakışıklı çocuksun..
C: Eheh, sağ olun.. (İçimden: Neler oluyor?!)
A: Bak benim de şiir kitabım çıktı, gazetede tanıtımı var, arkadaşla onlara bakıyorduk.
C: Aaa çok iyiymiş, eheh..
A: İşte yazıyoruz öyle bir şeyler...

Falan filan şeklinde daha fazla yazmaya tahammül edemeyeceğim, saçma sapan bir diyalog oluştu birden! Adam bir de yaşım kaç sence falan gibi sorular sordu. İsteyen homofobik falan diyebilir; ama 60 yaşında olup, 40 gösteren, şiir yazıp sikko bir okul binasında mesai bekleyen, son olarak bana "Yakışıklı da çocuksun." diyen birini görünce ben ufaktan kaçızlarım hacıselmo!

Çok uzatmadan, nezaket çerçevesi içerisinde ayrıldım oradan akabinde. Yürürken bir yandan "Ulan öğrenci işleri zaten manyak. Kibarı desen ayrı manyak!" diye söyleniyorum.

En sonunda bütün imzaları toplayabildim de diplomama kavuştum. Okul kimliğimi de geri verdim. Buna rağmen, gene işim düşer, Marmara burası korkusuyla oradan küfredemeden çıktım. Yoksa çok sağlam sövecektim beş yıldır çektirdikleri şeyler yüzünden.. (Kaldı ki okula ne kadar gittim yahu!)

Böyle işte. Diplomama kavuşma hikayem oldu biraz. Başlık farklı olabilirmiş yani aslında. O kadar açıklamasını yazdık ama. Pt. 2'de Haydarpaşa Kampüs'te görüşmek üzere buraya kadar sabredip okuyan güzel insanlar..

Tuesday, August 25, 2009

Sporun Yalan Oluşu

Ramazanın en sevdiğim yanı pide olayıdır. Keşke 12 ay boyunca pide yesek diyorum. Amma velakin; spordan sonra tatlıya bile dayanabilirken, gece 3'e kaldığım şu saatlerde pideye dayanamadım. Neredeyse bir (1) tam pideyi katıksız yedim, kendimi hamur kafalı hissediyorum.
İşin kötüsü spora gitmiştim ben bugün. Tam gelişme sürecinde yalan oldu. Keşke daha çok ton balığı yeseydim yauv..

Ah pide ah, yaktın beni!

Wednesday, August 19, 2009

Recovery

Son yazdığım şey nedeniyle yaklaşık beş gündür uyku uyuyamıyorum. Ama filmdi (Barfly) kitaptı (Ütopya) müzikti (The Offspring'ten HateXXXEdge'e, Do Make Say Think'ten Rage Against The Machine'e oldukça geniş bir yelpaze..) kendimi toparlamaya çalışıyorum. Zaman geçtikçe "N'apıyorum lan ben? O insanların sikkoluklarına mı üzüleceğim?!" psikolojisi de baskın olarak kendisini hissettiriyor. Bir haftaya kendime gelirim diye düşünüyorum.

Joni'yle Kerem'e bu bağlamda büyük teşekkür borçluyum. Anında alarma geçip dışarı sürüklediler beni de kafam dağıldı biraz. Cem'e de yazdığı ve yayımlamamı istemediği moral verici yorumundan dolayı teşekkür ediyorum.

Daha hızlı kendime gelmeyi öğrenmeliyim ama.. Kim lan onlar bu kadar üzüleyim a.k. Bi' avuç bebe.. Aaaahhh! Kızdım!