Thursday, June 25, 2009

Bunu Koymam Lazım..

Güzel bir anı olarak.. Temmuz 2008 Down-İstanbul konseri. En sevdiğim vokalist Phil Anselmo ve grubu Down'ın sahnesine çıkma şerefine nail olmak..

Civciv sarısı tişörtlü benim:

Monday, June 1, 2009

Kişisel Biraz..




Pantera kadar güzel grup olamaz arkadaş! Uzun süre dinlemiyorum, başka şeylere yöneliyorum. Günün birinde aklıma gelip de bir Pantera albümü dinlediğimde kendimden geçiyorum demek istemiyorum ama cidden iyi hissediyorum o şarkıları duyduğumda.

Pantera eski sevgilim olsa şimdi onu arardım.

Anlatabildim mi ki acebe..







Saturday, May 16, 2009

Şimdi Şöyle Bir Şey Var...

Sevdicekle ayrıldıktan sonra barışıp normale dönmek doğal; ama bu ayrılığı duygusal bir biçimde kişisel blog'una yansıttıysan olay biraz garip hale geliyor.

Jade, gene de yazılara yükleneceğim söz. Şimdilik ayrılık-bir araya gelme durumları sırasında oluşan ikiyüzlülüğümden nasıl sıyrılacağım onun hesaplarını yapıyorum. Sonrasında aynen devam. Daha manyak kuzen See-none'la geçirdiğimiz yazı (GEÇEN YAZ, LöL!) ve Kevin Smith'in mizah anlayışını yazacağım kendi çapımda. Yaz gelsin, ÖSS bitsin yükleniyorum blog'a, affım yok. Özledim zaten canım cicimi..

Oy Canselmo'nun Truck'ı mıymış bu oy hanimiş!


Allah'ım sen bu kuluna akıl ihsan eyle yarabbi!

Friday, May 8, 2009

Haftanın Şarkısı

Birini sevmekten nefret ediyorum çünkü sonunda ne olacağını biliyorum..
Şarkı da Coldplay'in aynı isimli şarkısına benziyor falan filan biliyoruz.

The Offspring-Fix You

Ayrıca özel hayatımı sümbül bir şekilde blog'a yansıtmaktan da nefret ediyorum.
Kimin umrundaysa..



She wakes up
Rage and grace
Pulling me closer
Pushing away
And me the sharpest thorn on Your vine
Twisting and turning were all Intertwined

Broken wing
Empty glass
Words that scream and bounce Right back
She says, "You know, we'd all like to rearrange"


I wish I could fix you
And make you how I want you
I wish I could fix you
And I wish you could fix me

I wish I could heal you
And mend where you are broken
I wish I could heal you
And I wish you could heal me

The beaming sunrise buries the night
The setting sun destroys the light
And she said "baby I've got to get going"
Cutting each other without even knowing

She sees a million stars, like holes in the sky
All gods tears for her they cry
And I am in her rain


Broken wing
Empty glass
Words that scream and bounce Right back
She says, "You know, we'd all like to rearrange"

Monday, April 27, 2009

Allah Bin Çeşit Belanı Versin!

İstanbul Emniyet Müdürü Cenabettin Cerrah, kafası kesilerek öldürülen Münevver Karabulut'un ailesi için: "Kızlarına sahip çıksalardı." demiş.

Allah on bin çeşit belanı versin! Acı içinde ölesin inşallah şerefsiz faşist köpek!

Tuesday, March 17, 2009

Antepli Ünlü Kebap, Pideyi Kediden mi Yapıyorsun?

Ekmek parası önemli şeydir pek sevgili blogger'lar. Benim en saydığım insan tipleri arasında, ailesini kurup, ailesinin geçimini sağlayabilmiş babalar/anneler gelir. Küçükken biz anlamayız; ama ileriki yaşlarda onların nelerle uğraştığını, üstelik buna rağmen bir de bizim cerememizi çektiklerini dank ettiğimiz zaman, aile geçindirmenin belki de dünyanın en saygı duyulan işlerinden biri olduğunu idrak etmiş oluruz.

İş işten geçmiş olmasına rağmen..

Gene de iyi bir anne/baba, asla bizi suçlamaz. Onlara çektirdiklerimizi acı-tatlı bir gülümsemeyle karşılayıp, büyüyeceğimiz günü beklerler.
Bu yazı aile kavramı ile ilgili gibi oldu değil mi? İşin aslı hiç de öyle değil halbüsü. Nasıl diyorsanız, buyrun aşağıya..

Pazar akşamı, acıkan anne ve ablamın canı değişik bir şeyler çektiğinde yemeksepeti'ni açmıştık. Yıllardır evde hiçbir şey olmayan buzdolabına alternatif olarak, pek sevdiğimiz bir sitedir kendisi. Genel olarak pizza istense de (Little Caesars rulz!) bazen pazar günkü gibi maceraya atıldığımız da olmuştur.

Maceranın adı Antepli Ünlü Kebap isimli restorandı. Pazar akşamı saat 22.00'da istenecek şeyin pide veya lahmacun olmadığını düşünürsünüz. Ben de öyle düşünmüştüm ama çok derinlemesine düşünmemiştim. Ablam ve annem ise, çoktan niyeti bozmuşlar ve sipariş teslimi için gereken minimum paket tutarına ulaşmaya çalışıyorlardı.

Yemeksepeti'nde on üzerinden altı almış bu restorana nasıl güvenebilirdim? Daha doğrusu, başına bir şey gelmeden önce, insan denen yaratık bazı olasılıkları nasıl aklına bile getirmeyebilirdi?

Yaklaşık 45 dakikaya gelen sipariş sonrası, öncelikle evde bir gerginlik yaşandı. Hiçbir şey sipariş etmeyen babam, adeta bir atmaca gibi yemeklerimize bakıyordu. "Neden kendine bir şey istemedin?" sorularından bıkınca poposunu dönüp küsen babayı TV'siyle başbaşa bırakıp, A-leaf'le yemeklerimizi alıp, odama geçtik. Bir yandan film izlerken, bir yandan lezzetli pidelerimizi yiyorduk.

Bu lezzetin bir bedeli olduğunu kim bilebilirdi ki?!

Gece 2'ye kadar pek bir şey yemedim pideden sonra. Sadece üç yaprak marul.. Family Guy bitince, artık yatmam gerektiğini düşünüp odama geçtim. Biraz müzik dinledim. Yatma konusunda sorunlarım olduğunu bilen bilir. Online oynadığım oyunlara baktım, biraz forum gezdim. Sonrasında da yatmaya hazırlandım.

Derken mideme bir bulantı saplandı.
Öncelikle pek umursamadım. Zira mide konusunda defolu bir ailenin çocuğu olarak, hazımsızlık çok sık karşılaştığım bir problemdi. Birazdan geçer diyerek yatağa yöneldim.
Peki geçti mi? Hayır. Aksine daha da kötüleşti. Bu hissi çok iyi biliyordum. Kusmak kaçınılmazdı. Göğsünüze doğru hareket eden o kasıntılı his, midenizden damağınıza bütün vücut hareketinizi zorluyordu.

İlk seferde kendimi kusturdum. Adeta bir manken gibi.. Ama zayıflamak için değil, rahatlamak için yapıyordum bunu. Tek istediğim kendime gelip yatağıma gitmekti.
Yatağıma gittiğimde sağa sola dönmeye başladım. Rahatlayamamıştım. Ergenekon gibi, ikinci dalga geliyordu adeta! Hemen tuvalete koştum. Önce göğsüm yırtılırcasına öğürdüm. Sonunda beklenmedik bir şekilde bütün pideyi tuvalete bıraktım. Tuvaletin içine sıçmıştım tam anlamıyla. Yani gerçekten götümü açıp, tuvaletin taşlarına sıçsam, bu kadar olurdu. Kendimden utanacaktım nerdeyse. Ne kadar insani gözükürse gözüksün, bu boşaltım bir insana özgü olamazdı. İçimden yaratık çıkmıştı.

Derken sabah 5'e doğru üçüncü dalga geldi.

Hala pide kusuyordum. Birkaç saat önce yalayıp yuttuğum o lezzetli, kaşarlı-kıymalı yiyecek, şimdi aklıma gelince midemin ağzına gelmesine sebep oluyordu. Üstelik gecenin bu saatinde bana yardım edecek kimse de yoktu. İkinci dalgada tuvaleti batırınca, annemi uyandırıp ne yapabileceğimi sordum. Amacım tuvaletin kokmasını engellemekti, yardım da istemiyordum. Annem, gecenin üçünde başında zebellah gibi dikilen Canselmo'yu görünce önce bir korktu. Olan biteni anlattıktan sonra da: "Eee, ne yapmamı istiyorsun şimdi anlamadım?" dedi.
Allah'ım her şey kabus gibiydi! Üç kişi ayı gibi doyduğumuz yemeğin yaklaşık 10 TL'si (Üç kişi ayı gibi yediğimiz yemeğin 31 TL tutmasından anlamalıydım bir sorun olacağını!) tuvalette yüzerken, annem sadece: "Bana da dokundu ağırdı valla." tepkisini veriyordu. İlgisizliğe biraz içerlesem de, "21 yaşındasın ayı, kendi başının çaresine bak!" diyerek kös kös odama gittim.

Korkunç istifra nöbetlerini durduran, Alka-Seltzer adlı müthiş ilaç oldu. Zamanında bir akşamdan kalma esnasında babamın içirdiği Alka'yı, şimdi coşkuyla hatırlıyor ve karşılıyordum. Gene de saat sabah 8'e kadar uyuyamadım. Zehirlenmenin kıyısından dönmüştüm. 7-8 derece havada spordan çıkıp, ince ince dolaşıp, buna rağmen nadir hastalanan ben, sikko bir pideye yenik düşmüştüm. Yıllardır sporla güçlendirdiğim bünyem, olay gıda zehirlenmesine gelince, doğal olarak, beni sınıfta bırakmıştı.

Ertesi gün (Bugün) saat 2'de cücük geldi. Akşam 6'ya kadar yanımdaydı. Benle ilgilendi sağ olsun. Bütün huysuzluğumu ve şımarıklığımı çekti. Zaten bir ona şımarıyordum çünkü annemin ve babamın ben şımarınca ilgi gösterdikleri o güzel dönem bitmiş, yerine: "Oğlum ne yapabilirimli, doktorun dediklerinden hiç ders almıyoruzlu.." dönem gelmişti. Gerçi dediğim gibi; onlar da haklıydı. Kocaman adam olmuştum ve iki büklüm geziyordum.

Şimdi bu anıdan sonra, başta yazdığım o aile geçindirmek hedesinin anlamını soracaksınız. Pide salonu olan adam, aile geçindiriyordur. En olmadı ekmek parasını kazanıyordur. Hiç kimsenin ekmek parasını baltalamak istemeyiz. Zaten bunu da 700.000 tirajlı gazeteye yazmıyoruz çok şükür. Gene de yaşadığım korkunç günden sonra, en azından burayı okuyanları söz konusu restoran konusunda uyarmak isterim. Belki kırk yılın başı olan bir şeydi, belki kazaydı; ama gerçekten çok çektim şu son gün ve gecede. O yüzden öfkemi biraz olsun kusmak istiyorum:

ANTEPLİ ÜNLÜ KEBAP! ALLAH CEZANI VERSİN AYI!

Wednesday, March 11, 2009

Yazamıyorum!

Başlıktan da anlaşılacağı üzere yazamıyorum. Bir yandan dershaneydi, bir yandan spordu, bir yandan cücüktü (Kız arkadaş!) derken kafamı toplayacak zamanım olmuyor. En son Lady Jade'in "Yeni yazı yazsana olm.. :(" comment'iyle uyanıp, gelişmelerden bir haberdar edeyim dedim. Sonrasında da umarım Canselmo'nun Dönüşü Pt.2'yi okursunuz. Hatta onunla beraber dünyanın en gecikmiş yazısı olan "See-none ile Tatil", "Sana da Oluyor mu Can?" (Suggested by Cücük!) "Tuvalette Amansızca Gelen Yazma İsteği Pt.?" (Unuttum sayısını..) gibi şaheserleri (!) de okuyabilirsiniz sonunda.

Pek Umrunuzda Olmayacak Gelişmeler:

*Dershanede olduğumuz ÖSS denemelerde ilk bölümde kafayı sokuyorum ama ikinci bölümü çalışmam lazım.
*Spor tam gaz devam. Son Kick-Box dersinde kaburgamı fena ezmiş/çatlatmış olabilirim.
*Cücük çok huzur verici bir şey.. (Görmemişin sevgilisi olmuş style..)
*Annem düşüp kalçasını fena incitti ve yaklaşık 3 haftadır evden çıkamıyor kadıncağız. Bi' geçmiş olsuna geliverin..
*Daha fazla anlamsız ve gereksiz gelişme için bknz: Canselmo's Twitter


Dipçik Not: Şu ana kadar bu sayfayı okuyup yorum yazan herkese öncelikle teşekkür ediyorum. Ve sonrasında aynı insanlardan da blog'larını uzun zamandır takip edemeyip, blog'larına yorum bırakamadığım için özür diliyorum. Şu ÖSS dalgası bitsin, yazın daha aktif olacağım diye ümit etmekteyim. Hadi sim yu..

Tuesday, February 3, 2009

Canselmo'nun Dönüşü..!

Nasıl başlayacağıma karar veremediğim yazılardan birine başlıyorum pek sevgili blog okuyucuları. Adam gibi yazmayalı yıllar oldu adeta, ondan olsa gerek. Velhasıl, 3,5 kişilik okuyucu kitlesinin favori konularından biriyle güzel bir dönüş yaşatmayı düşünüyorum herkese, naçizane; BİR ÜNİVERSİTE ANISI!

Uzun zaman sonra (Bilmeyenler için bknz. Canselmo'nun Acınası Hayatı, Sezon 21, Episode 12: Canselmo dersaneye geri döner.) Marmara Üniversitesi isimli uyuz okuluma gittim. Maksat SSK karnemi onaylatmak ve kayıt olayının detaylarını öğrenmekti. Sonra çıkmayayım dersaneden ellerimde kelepçe, kapıda altı ıslak, görürsen bir gün bağırmaaa!

Off çok sıkıldım lan. Neyse, ne diyordum diye toparlıyorum hemen;

Şu ana kadar benim okul anılarıma rastlamış olanlar, okula işim düştüğünde o işin hemen hallolmayacağını bilirler. Bu sefer de farklı olmadı. Dekanlık sekreterinin götgenliği, uzun süredir okula uğramamış olmanın yol açtığı hatalar zinciri ve bürokrasi sağ olsun, hiçbir işimi göremeden geri döndüm.

İrem isimli, özünde iyiliğin dibine vurmuş bir arkadaşla gittik okula. Msn'de derdimi anlattığımda: "Tamam yaparız, ben de okula gidecektim zaten." şeklindeki ani ve tereddütsüz cevabıyla pek sevindirmişti zaten. Ama okulda her konuştuğumuz dangoza benim derdimi benden iyi anlatınca kıza olan vefa borcumu kolay kolay ödeyemeyeceğimi anladım. İlkokuldan tanıdığım Kaanla mutlu bir beraberlikleri olduğu için mi, yoksa Polyanna'nın reenkarnasyonu olduğundan mı bu kadar yardımcı oldu, onu anlamadım ama. Neyse ne, çok teşekkür ediyorum burdan kendisine.

Okula vardığımızda hafif bir midem bulandı önce. Çok normal karşıladım. Kapıdaki sikko güvenlik kontrolünden sonra İrem'in söylediği bir şey, ilk şoku yaşamama neden oldu: "Şuraya çok güzel bi' kafe yaptılar. Koltuklar falan süper, dışardaki oturma yerlerinde ısıtma var, makarna, pizza falan.. Gel ordan geçelim ilk de gör."
Bi' gittik, abooov! Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü'ne Bilgi Üniversitesi kantini ayarında mekan açmışlar. Gözlerimle görmeden inanmazdım, dalga geçiyorlar zannederdim. Kaçarcasına tiksindiğim (Ve akabinde zaten kaçtığım..) okulumda 5 TL'ye kıymalı makarna ve profiterol yedim. Üstelik makarna biraz acı olmasına rağmen çok lezzetliydi. Acı sos seven hastası olur gayet. İrem de şnitzel falan yedi. Benim kafa gitti orda tabi..
Daha bu ilk şoku atlatamadan bir diğer şoka atladım: Okula BİLİŞİM MERKEZİ açmışlar. Bildiğin BİLGİSAYAR LABAROTUVARI! Yahu benim gitmemi mi beklediniz toptoroşlar?! Kazayla gittiğim zamanlarda, okuldaki en büyük sorunum iki dersim arasında iki saatlik bir zaman farkı olmasıydı. O zaman hayata geçirseydiniz ya şu güzelim projeyi. Gözlerim doldu resmen!

Bütün bu değişikliklerin bünyemde açtığı yaralar kapanmadan, istemsizce öğrenci işlerine doğru yol aldık. Normalde o saatlerde açık olan öğrenci işleri kapalı olduğundan biraz sinirim bozuktu. Yemeği de o ara yemiştik zaten. Baktık öğrenci işleri kapalı, dekan sekreteri de oraya gidin önce diyor, başka bir şey demiyor.. E iyi de, öğrenci işleri kapı-duvar. Hatta cam-kapı zira fakirlerin duvarı bile yok. Küçücük bir pencereden sağlıyorsunuz iletişimi içerideki insan müsveddeleriyle. Zaten o pencereyi biraz daha büyük yapsalar, çekip alırlar adamları şerefsizim. Çünkü adama "Abi pardon, bakar mısınız?" falan diyorsun, herif, atıyorum p.tesi mi geldin, perşembe günü cevap veriyor sana. Öyle pis adamlar. Öff, tiksiniyorum hepsinden be!
Anladık ki cevap alamayacağız, (İtiraf edeyim ki; oranın penceresine ağzımdaki sakızı bile yapıştırmayı düşündüm ergen style..) başka yerlere müracaat etmeye karar verdik. Verdik de, pek bir şey fark etmedi çünkü illa öğrenci işlerine bi' uğramamız lazım. Zaten müracaat ettiğimiz diğer yerlerin, benim işimle alakaları yokmuş. Çaresizlik işte, n'aparsın..

Öğrenci işlerine tekrar gittiğimizde durumda bir değişiklik yoktu. Ben de artık pes edip, okuldan spora uzamaya karar verdim. İremle vedalaştık, Kadıköy'e gittim. Otobüsü beklerken kötü döner yiyip, bi' de çay çaktım. Sonra bindim otobüse. Yarı yolda İrem telefon etti:

İ: Can naber?
C: İyi İrem senden?
İ: İyi ya n'olsun.. *Gülerek..* Ya neden kapalıymış öğrenci işleri biliyor musun?
C: Neden?
İ: Kapalı değilmiş, yeri değişmiş. Bi' yan odaya taşınmışlar. *Kopar.*
C: Hahaha, hadi ya.. *İçinden: Sıçayım böyle talihe!*


Allah kimseyi öğrenci işlerinin eline düşürmesin diyeceğim de, çare yok arkadaş. Böyle de bir sikko yazıyla geri dönüş yaşadım işte. Beğenmedim ama olacak o kadar..

Saturday, January 24, 2009

Toplamasyon..

Şu aralar çok severek dinlediğim 12 Rock/Metal şarkısını topladım, rapid'e attım. Neden yaptım? Bilmiyorum, vallaha bilmiyorum. Sıkıldım, egomu okşamak için insanlar BENİM seçtiğim şarkıları dinlesin istedim, maksat blog'a bir şey yollamak olsun dedim. Dedim de dedim.. Buyrun o zaman:

Canselmo'nun Sikko Toplamasyonu:

1. Black Tooth Grin-Abandon Ship
2. Texas Hippie Coalition-No Shame
3. Ramallah-Days Of Revenge
4. Ramallah-Sleep
5. Ramallah-Al-Shifa
6. A Thousand Knives Of Fire-She's Yours
7. Disturbed-The Night
8. Black Label Society-Bridge To Cross
9. Brand New Sin-The Oath
10. Metallica-The Unforgiven III
11. Black Stone Cherry-Blind Man
12. Black Stone Cherry-Reverend Wrinkle

Wednesday, January 14, 2009

Boş Zamanlarımı Çok Özledim Lan..

Birkaç sene öncesine kadar paso içip, salak salak oyunlar oynardım nette. Az depresif; ama çok da güzel günlerdi.
Şimdi de o günlerin hatrına Kings Of Chaos oynamaya başladım! Browser tabanlı onlarca online oyundan biri. İlk göz ağrılarımızdan..

Okur kitlesinin üstüne düşen görev!

Tıklayınız lütfen.. LöL!

Okuyup da tıklayanı, hatta küfretmeyeni çok sevdim lan birden, söyleyeyim dedim..

Sunday, January 11, 2009

6 Kişilik Okur Kitlesini Oyalamak İçin..

Geçen yıl, yılın karikatürü seçmiştim bunu kendi çapımda, Umut Sarıkaya tabi ki:



TAVUK ne lan!?

Saturday, December 27, 2008

BEEF CAKE!!!

Bu bebeler gerçek olsa ya..






Yazma isteğimi kaybettim a.k.

Monday, December 15, 2008

Böyle Beylik Lafları Çok Sevmem Ama...

Önemli olan hayatta en çok şeye sahip olmak değil; en az şeye ihtiyaç duymaktır.

Beğendim bunu..

Thursday, December 11, 2008

It's Just Another Boor-sa Trip

Eveeet, pek sevgili blog okuyucusu insanlar.. Pek yazamadığım blog'uma, yaptığım kahvenin gazıyla geri döndüm! Kahveyi de çok deneysel yaptığımı belirteyim hemen; Nesquick, süt, şeker ve Coffee Mate! Tahmin ettiğiniz üzere bok gibi oldu. İçeceğiz ama yaptık o kadar.

Öncelikle başlığın neden İngilizce olduğunu açıklayayım: Şimdi İngilizce'de bazı kalıplar var ki, tam Türkçe karş.. Eeehhh, İngilizce'yse İngilizce, size ne be!

Öhm, ıhm.. Tamam, biraz sinirli olduğumu kabul ediyorum. Fakat bu agresyonun temelinde işte yazının konusu yatıyor ecücüler sizi!

Bir bayram daha geldi geçti ve Umut Sarıkaya'nın yazılarında çok iyi tasvir ettiği o sıkıntılı bayram günlerini geride bıraktık çok şükür. He, ben pek dinsel bir adam olmadığım ve biraz aklı havada bir insanımsı olduğumdan çok ilgilenemiyorum maalesef bayram olayıyla ama eski tadı kalmadığını da rahatça gözlemleyebiliyorum. Zira öyle bir topluma dönüştük ki, siyasal görüşüydü, fikir ayrılığıydı, geçim derdiydi derken birbirimize düşman kesildik, bireyselleşip farklı saksılardaki otlara döndük adeta. Bayram ziyareti geleneğini yaşatanlarınsa ben pek sanmıyorum ki bu mevzuya çok meraklı olduklarını. Biraz zorlama bir durum var gibi geliyor bana. Öte yandan, ben ne bilirim hımıla loyim! Ama bak şunu biliyorum: Bayram çocukluğu artık iyice orospu çocukluğuna dönüşmüş! Yahu bir kapı ardarda yüz kere çalınmaz, e be hayvanın evladı. Babama kapıyı açamaz oldum lan korkudan!

Söz konusu zorunlu bayram ziyaretleri arasında, bizim gelenek halini almış olanımız ise Bursa seyahatimizdir. Babaanneyi, halayı görürüz bayramdan bayrama. Zorunlu derken, akrabalarımızı sevmiyor değiliz de..

Bursa çok salak bir şehir be kardeşim!

Her serzenişimde bütün konuştuğum insanlar aynı soruyu sordu bana: "Yaşıtın yok mu da sıkılıyorsun?" Yahu yaşıtımı geçtim babamın yaşıtı yok orda. Teyzeler ve amcalar şehri! Yeşil Bursa dedikleri zaten ormandan çayırdan çimenden değil, İslam'dan Allah'tan Kitap'tan geliyor. Sokaklarda her an namaza durulacakmış gibi bir hava var. Genci desen genç değil; %75'i apaçi ve kıro.. Kızları güzel; ama onlar da apaçilerle takıla takıla iyice erkek gibi olmuşlar. Yani hâlâ güzeller de, bıyıklıymışçasına davranıyorlar. Bir Kurtlar Vadisi popülasyonu almış başını gidiyor. A-leaf anlatmıştı: G.O.R.A.'ya gitmiş Bursa'da, (Şunu A.R.O.G.'la karıştırıp durmayın!) Cem Yılmaz her küfrettiğinde salonda bir alkış kopuyormuş. Kerem de Tophane'de Kurtlar Vadisi gecesinde, her adam vurulduğunda gelinen galeyandan bahseder. Bu nasıl millet, nasıl bir ırk benim aklım almıyor yemin ediyorum!

Şehirden bu derece tiksiniyorum işte. Evde takılsaydın diyeceksiniz, orda da gelen giden çok. Malum babaanne, hala; geleneksel insanlar. Paso tipler geliyor, gidiyor. Elin amcasının elini öpemeyeceğim bu yaştan sonra valla! Küçükken öptürdüler zaten yaşlı yaşlı, lavaşlı sidikli elleri. Yaşlanabilirsem ve elimi öpmeye gelirlerse, "Yavrucuğum ne biliyorsun, belki ben demin o elimle götümü karıştırdım. Hiç mi sike sürülecek akıl yok sen de a be evladım!" diye nasihat/azar karışımı bir serzenişte bulunacağımdır.

İki tane de komik olay oldu. Yazının gidişatına göre bir tarafa sıkıştırayım dedim ama beceremedim. Sonra dedim ki kendi kendime: "Ulan blog senin, yazı senin! Sanki Cumhuriyet'e Editör Köşesi yazıyorsun." O iki olayı hunharca ve alakasız biçimde aşağıda aktarıyorum o yüzden..

Olay 1: Mutfağa gidiyordum su almaya. Babaannem de bulaşık yıkıyor. Bi' anlık gaz ve enerji patlamasıyla, "AAAAAAAAAAAAAAAAAA!" diye bağırınarak girdim mekana. (Mekan?!-Tekrara düşmemek için, üstte "mutfağa" dedim çünkü.) Babaanneme bardakların yerini sordum. Biraz duraksayıp, üst çekmecelerden birinden çıkardı bardağı. Sonra bi' baktım dua okuyor kadın. Artık korktu mu, yoksa "Allah'ım sen şu çocuğa iki akıl fikir nasip eyle ya Rabbim!"e mi getirdi, bilemedim.

Olay 2: Olay 2 de aslında Olay 1'den hemen sonra meydana geldi ha! Aldım bardağı, doldurdum suyumu. Ama malum damacana mevzusu, döküldü azıcık yere. Bez isteyeceğim. Neden bilmem o an halamı arandım babaanneme sormak yerine. Yaşlı kadıncağızı rahatsız etmeyeyim diye düşündüm herhalde. Bakındım halama, kadın yok etrafta. Gittim babama sordum; "Odasındadır, namaz kılıyordur." dedi. Halbüsü odasına bakmıştım ama gene kontrol ettim. Meğer hakikaten bir köşesi varmış namaz kıldığı. Bi' baktım, kafasında beyaz baş örtü, elinde tespih bana bakıyor ulvi ulvi. Altıma sıçıyordum korkudan yemin ediyorum. Aklım çıktı bi' an. Mecbur babaanneme gittim; "Kağıt havlu kopar şurdan siliver." dedi. Bu kadar kolay olacağını bilsem.. Öff, zaten namaz, ezan falan korkutuyor beni.

Daha da var aslında Bursa gezisi ama pek yazasım yok şu an. Yeterince yazdım zaten, yuh a.k. Hatta özetleyeyim: Bursa; teyze ve amcalar şehri. Gençliği apaçi, insanı kaba ve suratsız, atmosferi sıkıcı, ayrıca çakma bir de Akmerkezi var ki bu tabiri kullanan insanla (Cücük diyorum ben kısaca.) gezinirken bugün Taksim'de, Cem Bey ve sevdiceğini gördük. Enteresan bir tesadüfü aktararak bitiriyorum böylece yazıyı garip şekilde. Evet..

Sunday, November 30, 2008

Tuvalette Amansızca Gelen Yazma İsteği Pt.6

-Öncelikle itiraf etmeliyim ki, yazma isteği tuvaletteyken gelmedi. Ama tuvalete gidip de Uykusuz'a bakınca biraz, yazacak 1-2 ekstra şey buldum. O yüzden güzel yani tuvalet. Kokusu dışında..

-Fredi Blogger diye bir şey çıktı ablamla msn'den konuşurken az önce. Odası üç metre ötede halbüsü. (Teknolojinin aile yaşamına etkisi şeklinde yazı başlangıcı, alın götünüze sürün..)

-Uykusuz demişken, ordan devam edeyim: Genç çizerlerden Ender Yıldızhan. Çok başarılı. Son zamanlarda dikkat ediyorum, ciddi ciddi kendini bulmakta. Hele son yarattığı tipleme "Dünya'nın En Zengin Civcivi Kaslı" yardırmakta. En son sayıda *KARİKATÜR SPOILER'I* İşadamı Bay Kaslı'nın, tartıştığı çalışanı Ümit Bey, kulüpte golf oynarlarken golf topu yerine Civciv Kaslı'ya vurması, tuvalette işimin daha şiddetli ve çabuk bitmesine yol açtı adeta. (Bu ayrıntıyı bilmeseniz de olurdu eminim. Ama ben böyle pis bir adamım. Mutlu muyum? Bilmiyorum.)



-Gene Uykusuz'da gördüğüm bir mevzu: Ersin Karabulut'un, kızların nasıl şekilli adama yöneldiğini; "Önemli olan insanın içi.." diyen birçok kızın aslında ikiyüzlü ve zayıf olduğunu gözler önüne serdiği hikayeciği.. Üzgünüm, bilhassa feminist bloggerlar varsa aranızda. Ama kızlardan genel olarak tiksinmekteyim. İster kuyruk acısı diyin, ister o senin eksikliğin.. Benim için durum budur.

-Yiğit Özgür karikatürü, Fakir-Zengin diyaloğu:

F: Vay İhsan, parayı bulunca bizi unuttun.
Z: Hayır, sizi unutunca parayı buldum!
F: Nasıl?
Z: İyi günler..
F: Kafalar karıştı.

Düşündürücü..

-He, erkek cinsi olarak biz bi' sikim miyiz? Hayır tabi ki de. Onu da bir Umut Sarıkaya karikatürü analiz ederek Uykusuz mevzusunu kapatalım:

Eleman: Ya Melis, ben zor adamım. Kimseye bağlanmak istemiyorum. Özgürlüğüme düşkünüm, üzerim seni! Zor bi' insanım ben, anla beni!,
Kız: Neden ya Tunç? Neden? NEDEN?

Bu karikatürdeki elemanın içinde bulunduğu psikoloji şudur: Yıllar yılı abaza gezdim. Düzenli bi' kız arkadaşım elbet olsun isterim aslında, hiç yoktan iyidir. Ama seksin nereden çıkacağı da belli olmaz. Her ne kadar benden bir Charlie Sheen olmayacaksa da, en ufak bir ihtimali değerlendirmek yegane hedefimdir, amacımdır. Yoksa özgürlük mözgürlük, bu sikkafalılıkla hak getire.

-Geçenlerde felsefe dersindeyiz. Hocanın ters bir gününe mi denk geldi nedir, her ağzını açana laf koyup duruyor kadın. Saygı duymakla beraber, fena da tırsırıyoruz. Derse bağladık konuyu ve septik düşünceyi benimsemeye karar verdik; "Hiçbir yargıda bulunmazsan, haklı ya da haksız olma ihtimalin de ortadan kalkar. Böylece hiç yanılmazsın."dır düsturumuz. Clerks II denen müthiş filmin sloganı da benzer bir felsefe içerir:

With no power comes no responsibility!



-Into The Wild denen çok acayip filmin soundtrack'i daha filmi izlerken dikkatimi çekmişti. Sonunda üşengeçliğimi yenip indirebildim. Günlerdir dinliyorum. Eddie Vedder'da bir ses var zaten, adam konuşsa ağlarsın. Utanmadan oturmuş şarkı yazmış. Söz yazarlığına, besteciliğine, gırtlağına kurban ellaaaaaam:


Society, you're a crazy breed.
I hope you're not lonely, without me.
Society, crazy indeed...
I hope you're not lonely, without me
Society, have mercy on me.
I hope you're not angry, if I disagree.
Society, crazy indeed.
I hope you're not lonely...
without me.

-Nestle'nin sıcak çikolatası çok başarılı. Hele üşenmeyip, süt kaynataraktan yaparsanız daha da güzel oluyor.

-Benden önce bunu keşfetmiş olan vardır belki; ama gene de bahsetmek istiyorum. Otobüstesiniz, yorgunluk ve uykusuzluktan kafanız öne düşüyor. Gel gör ki, uyumak istemiyorsunuz. Çünkü belki benim gibisiniz; toplu taşıma aracında uyuduğunuzda salyanız akıyor önünüze, irkilerek ve yanınızdakini dirsekleyerek uyanıyorsunuz falan filan.. O zaman ne yapacağız? Sakız çiğneyeceğiz. Çok işe yarıyor cidden. Geçen cuma dershaneden çıkıp spora gittim. 5 saat uyumuşum, artık pilim bitmiş. Zaten saatte 12 km. ile yol alıyoruz akşam trafiğinde. Aklıma geldi, sakız çiğnemeye başladım. Anında uyandım. Ne kafam düştü sağa sola, ne salyam aktı öne arkaya. (Arkaya da nasıl olacaksa?!)

-Dün Beşiktaş'ta sağlam olaylar çıktı. 5 arkadaş geziniyorduk biz de apaçi gibi. Çok çılgın bir geceydi. Ama bu ayrı bir yazı konusu. Nereye yazılacak peki? Tabi ki yeni blog'a.. (A.k.a. Jail) Ehehe..

-Film olayına dalalım biraz o zaman:

The Monster Squad (1987)

Korku/Komedi tarzı filmlerin neredeyse tüm klişelerine sahip; ama içerdiği espri anlayışıyla bu tarz diğer filmlerden sıyrılan bir yapım The Monster Squad. Drakula, Dünya'ya kötülüğün hakim olması için bir plan yapar ve bu plan için dört efsane yaratıktan -Mumya, Solungaç Adam, Kurt Adam ve Frankenstein- yardım ister. Onları durduracak tek güç ise Monster Squad'dır. Ki kendisi 3-5 tane bebeden oluşuyor. Salak Amerikalı ilkokul çocukları. Film geyik tadında ama. Bazı replikler yardırmasyon.

Bebe 1: Kick him in the nards!
Bebe 2: He doesn't have nards!
B1: Just do it!

*Bebe 2 Kurt Adam'ın taşaklarına tekme atar. Kurt Adam yamulur.*

B2: Wolf Man got nards!

6/10




The Fall (2006)

Bu güzide filmimiz de 1920'lerin bir zamanlarında, Los Angeles'ta bir hastanede geçiyor. Yaşadığı ayrılık ve geçirdiği kaza sonucu bunalıma giren dublör Roy Walker (Lee Pace), kolu kırık küçük kız Alexandria'ya (Catinca Untaru) bir hikaye anlatmaya başlar. Film ve hikaye ilerledikçe, gerçek ve hayal arasındaki ince çizgi ortadan kalkacaktır diyerek iyice sinema.com'a bağlayayım.
Film gerek senaryo, gerek görsellik açısından çok başarılı. Sinematografisine bakacağım hatta şimdi kim yapmış diye. Değişik ve hayalgücünü harekete geçirmek isteyenler baksın derim.

8/10


Kung Fu Panda (2008)

Dreamworks'ten eğlenceli bir animasyon bu da. Po adındaki Kung Fu hastası pandamız (Jack Black) bir kaza sonucu, efsane kötü Tai Lung'u (Ian Mcshane) yeneceği rivayet edilen seçilmiş kişi olarak acımasız eğitmen Shifu'nun (Dustin Hoffman) eline bırakılır. Ne var ki, pandamız oldukça beceriksiz ve hormonludur. Aslında çok özellikli bir film değil ama iyi kotarılmış. Yer yer ciddi güldürdüğünü de söylemem gerek.

7/10




Wall-E (2008)



Animasyonun kralı kimdir? Elbette ki Pixar'dır. Peki Wall-E nedir? Pixar'ın yaptığı belki de en iyi iştir.
Wall-E, Dünya'nın artık yaşanamayacak hale gelmesinden sonra, Dünya'yı her türlü atıktan temizlemek üzere görevlendirilmiş robotumuz. Aslında kendisinden 100'lerce var; ama bir şekilde diğer Wall-E'lerin hepsi çalışmaz hale gelmiş ve esas oğlanımız, Dünya'da yapayalnız kalmıştır.
Günün birinde, Dünya'ya yaşam belirtisi aramak için bırakılan Eve isimli robotla karşılaşan Wall-E'nin yaşamı, Eve'e aşık olmasıyla kökten değişiverir.
Şimdi filmin genel konusu bu. Fakat filmde tüketim toplumunun aşırılıklarından tutun, en temel insan zaaflarına kadar sürüyle alt metin ve gönderme söz konusu. Ayrıca animasyondaki kalite ve gerçekçilik, küçük hareketler ve ayrıntıları, robot ve mekan modellemeleri ağzımı açık bıraktı. Millet neler yaratıyor dedim, kendimi kötü ve işe yaramaz hissettim. Bunalıma girdim desem yeridir. Kesinlikle izleyin diyorum.

9/10




Nosferatu, a Symphony Of Horror (1922)

Sessiz film döneminin en başarılı yapıtlarından bu da. Bir korku kültü, vampir Nosferatu. Hikaye klasik bir vampir hikayesi. E sessiz olduğu için diyalog da pek yok. Kıssadan hisse, filmde sıkılmanız olası. Ama biraz sabırlı ve dikkatli izlerseniz, sadece müzik ve görüntüyle nasıl atmosfer yaratılır, herkesin peşinden koşturduğu Gotik sinemanın temelleri nasıl atılır, anlıyorsunuz. Ayrıca makyajlar da çok başarılıymış. Meraklısı izlesin.

7.5/10




-Bu da son filmimiz olsun. Yoruldum. Hatta blog yazmaktan da yoruldum.

-Blog'u yazarken bir ara bir yerden bir şey okuyordum. (Bir bir bir BİİİİRRR!!!) Arkada da Into The Wild'ın soundtrack'i çalıyor. 2 gündür odamda dolaşan küçük bir sinek var. Zararsız ama. O geçti önümden. Ani bir refleksle iki elimin arasında öldürüverdim hayvancağızı. Arkada Eddie Vedder'ın sesi, elimde sinek ölüsü.. Üzüldüm lan. Valla içim burkuldu.



-GS çileden çıkarıyor beni! Skibbe'yi mi yollayacaklar ne yapacaklarsa artık yapsınlar. Bu kadar güzel takım kurdunuz, yöneten adam bulamıyorsunuz. En son Hacettepe'yi yendik ama teknik direktörleri kafayı yemiş hakem yüzünden. GS alnının akıyla aldı UEFA'yı, hakemlere ihtiyacı yoktur! Kızdırmayın lan beni!

-Altta Mad World şarkısı için "Dünya'nın en hüzünlü 3 şarkısından biridir." deyiverdim. Herkes "Diğer 2'si ne?" diyor. Yahu ne bileyim! Öylesine söyledim, düşünmedim ötesini.. LöL!

-Tahin-pekmez yiyorum son zamanlarda. Eskiden babam zorla yedirirdi zayıf bünyemi kuvvetlendirmek için. Şimdi antrenman öncesi kendi isteğimle yiyorum, hastasıyım. La bu sefer de annem ablam falan çömüyor tahin-pekmezime.. Görseniz, en son 5 yıl önce girmiştir eve söz konusu yiyecek. Rahat bırakın lan tahinimi pekmezimi!



-Tahinle pekmez de ayrı ayrı ne iğrenç şeylerdir ha!

-Yemekten devam ediyorum ister istemez. Pastane simidini alınız, siz yiyiniz. Yavaştan bayatlamaya başlamış sokak simidi gibisi yoktur!

-Az önce fark ettim, üstteki son 5 maddenin hepsi ünlem ile bitmiş. Vurgularım, akıllı olun!

-Lan bak gene..

-Son zamanlarda ruh halim epey bir gidişli gelişli galibe. Zira last.fm'imin haftalık popüler sanatçılarına baktım: Morphine (Jazz/Rock/Jam Band), Eddie Vedder (Hüzünsel insan), Slayer (Speed Metal), Ramallah.. (Filistin Hardcore) Bu ne be?!

-Kitap okuyorum şaşırtıcı ama gerçek! Oliver Sacks-Karısını Şapka Sanan Adam.. Ünlü nörolog, Profesör Doktor Oliver Sacks'in, karşılaştığı ilginç vak'aları, hastanın psikolojisine inerek anlattığı, akıcı ve "okunan" bir kitap. Çok enteresan şeyler var, insanı düşündürüyor. Bakın derim.

-Eh artık bitirelim. Zira msn'de pek güzel bir kız var, blog'u yazmamı bekliyor muhabbet edelim diye. (Yazdım sayılır seni, oldu mu?)

-Ehehehe, çapkınselmo..

-Ehh, dağılın lan!